20 Nisan 2017 Perşembe

Cümlelerin Gücüne İnanır Mısınız?


Cümlelerin gücüne, ağzınızdan çıkan veya duyduğunuz sözlerin hayatınıza etki ettiğine inanır mısınız? Ben kelimelerin ve cümlelerin gücüne çok inanırım! Bu oldum olası böyleydi galiba. Beni kötü cümleler motive edemedi pek mesela. "Yapamazsın ki" diyen birinin cümlesi, bana kısa süreli bir gaz verir oldu ancak. Bazen çocuksu takılmak istersem, onun yapamazsın dediği şeyi yapmaya zorlayabildiğim olur kendimi. Ama yine de, o benim içimde yapmaya yetecek gücün varlığıyla olur ancak. Sizde de böyle midir acaba? Merak ettim şimdi vallahi! :) Umarım yorumlarınızı paylaşırsınız benimle...

İnternetin hayatımıza girmesinin yaygınlaşması ile bu durum günümüzü ve gecemizi de etkiler oldu bence. İyi haberler okursak, oradaki güzel cümleler bizi olumlu yönde motive ediyor günün devamı için. Peki ya kötü haberler ve kötü cümleler? Evet, bu noktada da kötü fikirli ve kötü niyetli kimseler amacına ulaşabiliyor çoğu zaman... Bu gibi durumların üstesinden gelebilmem, bazen birkaç dakikalık motive edici paylaşımları bulana dek zor oluyor. Şükür ki, takip ettiğim kişiler ve örnek aldığım enerjiler sağlam kişiler, diyorum o noktada da. Bir paylaşımlarını görmek veyahut tebessümlerine şahit olmak yetiyor toparlamama... :)

Size sorum şu; gün içerisinde karşınıza çıkan cümlelerin sizi etkileyip etkilemediğine dair bir tespitiniz oldu mu kendiniz için?
 İnstagram veya Pinterest kullanıcısı iseniz, bu olumlu veya olumsuz şekilde olmuş olmalı sizin için de...



Günümüz gereği, artık olurlardan çok bir "olmaza" teslimiyet hakim. Bu nasıl mı? Herşey elimizin altında. Ve kötünün cazibesine kapılmak, çoğumuz için de en kolayı. Hele ki mizacınız o yöne doğru epey yatkın ise... Üstteki fotoğrafım, 2007-2008 yıllarında çekilmiş bir fotoğrafım. Ve üzerine yazdıklarım, beni motive eden ve fotoğrafı shoplarken aklıma gelen kelime ve cümlelerden sadece birkaçı... Hayatımdaki dostlarımdan ve sevdiklerimden destek almaya ihtiyaç duyduğumda, bu kelime ve cümle öbekleri bana iyi gelenler oluyor. Etrafımdakilere destek olurken de yukarıdaki cümlelerin birçok benzerini kullanıyorum. Yürekten geliyor bunlar üstelik, hayatımızı düzelteceğine ve bulunduğumuz durumlara pansuman olacağına inancımla beraber. Biliyorum ki, destek "olumsuz"u çağırarak işe yarar hale gelmiyor. Sizde cümleleri hafife almayın isterim doğrusu...


Gelin bakın nedenini kendimce açıklayayım size;

Ne zaman kötü bir durum hakim olsa ve ben daima kötü yollu şekilde çözmeye çalışsam işin içinden çıkamaz halde buluyorum sizi. Buna örnek cümleler şunlar mesela; "Benim şansım bu zaten, şanssızım işte ya!" , "Zaten bir kötü gitmeye başladı mı hep kötü gider!", "Mutluluk çok uzak." , "Böyle olacağı belli idi, çok gülmüştüm!", ...  Daha nicesi var elbet, tahmin edilebileceği gibi. Her biri, içinde bulunulan durumu daha da vahimleştiren sözcük öbekleri bana göre. Elbette insanoğlunun bu anlara da ihtiyacı var, bunu inkar edemem. Sonuçta; "Dibe batmadan, çıkmasını bilemezsin." ya da "Düşmeden, ayakta olmanın değerini anlayamazsın."gibi gerçeği gözler önüne seren cümlelerimiz var, bunların da hayatımızın bir parçası olduğunu bizlere hatırlatan...

Ama böyle anlarda, tecrübe ile sabittir ki; durumu vahşet şekilde gömülme derecesine getirmeden bir an önce çözüm sürecine geçmeyi kabullenmek gerek. Bu durum elbet kolay değil ama içinde bulunduğunuz duruma bir kez de siz gönüllü halde batmayın yeter. Cümlelerinizi iyi seçtiğinizde, kendinizi sakinleştirmeye çalışarak durumu daha iyiye doğru götürebileceğinizi veya durum iyiye gitmese de sizin daha iyi hissettiğinizi göreceksiniz... :)


Neden bu durumu yazı konusu ettiğime gelirsek;

Günümüzde, özellikle de bizden önceki zamanlarda da yaşamış büyüklerimizde maalesef göremediğimiz bir durum bu benim gözlemlediğim kadarıyla. Bir çocuk veya bir birey "anti-motivasyon" cümlelerle büyütülebilir veya motive edilebilir sanarak, "Bundan zaten adam olmaz" , "Babası veya annesi ne idi ki bu da o olsun." , "İleride çok çektirir bu bize." , "Zaten hiç çalışmıyorsun!" , "Kafan mı almıyor!" , "Yapmaya çalışmıyorsun.", "Zaten o sana fazlaydı.", "Ben sana demiştim!", "Kendin ettin, kendin buldun!", ... gibi gibi cümleleri çocukların, evlatlarının ve yanındakilerinin üzerinde yeterince baskılamışlar ve baskılamaya devam ediyorlar...

Elbet bu durum böyle gelmiş böyle gidiyor, halini almış zamanla... Büyük büyüklerimizin inandıkları doğruları değiştirmek, yetişme koşullarından sebep daha zor. Ama şimdiyi toparlamak biraz daha elimizde... İşte ben cümlelerin gücüne bu noktada daha da değer verilmesi gerektiğine inanıyorum tüm bu sebeplerimle. En nihayetinde, ettiğimiz iyi bir duanın veya bedduanın bize de döneceğine nasıl inanıyorsak, tüm hayatıma da bu durumu yerleştirmiş bulunuyorum işte... Etrafımda konuşulan en ufak bir "lanet, bela, beddua" içerikli cümlelere tahammülüm yok. Bir ortamı veya birilerini, olumsuz cümlelerle doldurup taşıranlara ve bunu hayatının hiçbir anına olumlu cümle sığdırmamaya kadar götüren kişilere de zamanla tahammül edemez olduğumu fark ettim. Kaldı ki bir çocuğun böyle cümlelere maruz kalmasına da tümden karşıyım...

Biliyorum; birçok ebeveyn ve büyükler, bazı kesimin böyle laflardan anladığını iddia ediyor. Bana göre durum çok başka. Küçük veya büyük, yaşı ne olursa olsun; sizin motive etmek amacıyla kullandığınız iğneleyici laflardan çoğu kişilik bozukluklarına kadar götürebilir insanı bana kalırsa. Bilimsel konuşmuyorum elbette, ama okuduğum ve gözlemlediğim kadarıyla durum böyle bence.

Kötü örneklerle büyütmeyi savunanlar, bizim bir nesil büyüklerimiz olan anne babalarımızdan çok, onların büyükleri... Bu konuda az biraz daha şanslıyız ki bu durumun varlığından bahsettiğimizde, şimdiki nesillere ve bir büyüklerimiz olan anne-babalarımıza bu durumu kabul ettirebiliyoruz. Mesela büyüğünüzden aklınızda kalanların çoğu motive etmenin aksine sizin kişiliğinize hakaret eden unsurlar olsa, ne anlamı olurdu ki başardıklarınızın? Oysa, desteklenerek yaptığınız her işin ardından övünerek söyleyebiliyorsunuz; "bana inandılar!" diye. Bana kalırsa; bundan ala övünç kaynağı yok denecek kadar az, birinin size inanıp güvenmesi müthiş bir motive kaynağı (Benim için en azından böyle). :)

(Şükür ki ailem beni motive etmek konusunda, eksi durumda etkilemedi hayatımı. Ama elbette ki beni ve çevremdekileri olumsuz şekilde etkileyenler oldu ki bu yazıda onlardan da bahsedebiliyorum şimdi...)



Size demek istediğim, Cümlelerin Gücüne Güvenin; 

Size verilen olumsuz cümlelerle yetinmeyin; okuduğunuz kitaplardan, izlediğiniz filmlerden, takip ettiğiniz arkadaşlarınız veya internet aracılığıyla tanıdığınız hesaplardan güzel cümleleri almayı ihmal etmeyin. İnanın ki; içtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava kadar gerekli. Duanın gücü de bu olgunun içinde benim için...

Size dünyanın en güzel reçetesini yazmak isterim, cümlelerin gücüne inanan biri olarak; günde 3 öğün kendinize güzel sözler söyleyin, kimseden beklemeden kendinizi sevin ve kendinizden başlayıp çevrenizdekilere de güzel cümleler söyleyerek güne devam edin... Bir çiçeği bile kuru kuruya sulamanın yanında güzel cümlelerle desteklerseniz, gelişimi daha verimli ve daha güzel olur ya; işte bu durum da aynen böyle...

Bir diğer reçetem de şu; günümüz gerekliliği olarak, birbirimize güzel düşünceler ve güzel enerjiler yaymamız gerektiğini düşünüyorum. Her yer kötü haberle, her yer içi fesatlıkla dolu düşüncelerle, kavgaya meyilli paylaşımlar ve karşıt görüşlü olana sataşmaya yer arayan insanlarla dolu. Oysa birbirimize zıt fikirlerimize rağmen, seven gönlümüz ve günlerimizi güzelleştirebilecek cümlelerimizle yanaşsak fena mı olur? Dünya daha güzel, daha yaşanılası ve geleceğe bırakabileceğimiz daha cennet bir yer olmaz mı? :)


Fikirlerimle sizi umarım bir güzel cümlelerin gücü konusuna inandırabilmişimdir. Başaramadıysam da şöyle yardımcı olmaya devam etmek isterim, güzel kelimeler ve cümlelerimi ekleyerek; 

Sağlık, mutluluk, aşk, barış, sevgi, umut, gülen birçok bebek, ellerindeki oyuncaklarla ve arkadaşlarıyla mutlu çocuklar, mutlu bir anne, mutlu bir baba, mutlu bir aile...

Sağlığına kavuşan insanlar, sevdiğine kavuşan insanlar, hayaline kavuşan insanlar, mutlu etmeyi seven insanlar...

Tatil, sabah uykusu, haşlanmış mısır, dondurma, güneşlenme, sıcak bir kahve, soğuk bir limonata, anne yemeği, arkadaş eli, dost kucaklaşması, çay sohbeti, kapı sohbeti, ... (Daha sayılacak çok şey olduğuna inandığım, karşılığında mutlu etme gücüne sahip birçok kelime ve cümle var böyle işte)


Velhasıl hepsi bizlerin, kalbimizden dilimize akmasını sağlayıp hayatımızı şekillendirmesine imkan sağlayabileceğimiz bir güç işte. :)

Sevgilerimle, yine görüşmek üzere... :)


17 Nisan 2017 Pazartesi

Didem'in Gözünden; 17 Nisan'a Dek Gördüklerim


Görülenler herkesin gözü önünde idi esasında. Siyaset konuşmadım bu zamana dek, hep vicdan dedim hala da diyorum; VİCDAN! Bu yazı Siyaset yapmak için değil, Vicdani değerleri sorgulamak için yazılıyor tarafımdan...

Ülkemde kutuplaşma devam etti referanduma dek; Evetçiler ve Hayırcılar. Ben ne taraftayım bırakın bir kenara, oyların sandık başlarında kullanıldığı bir ülkede tüm halk kavgaya başladı en başından beri. Anlayamadım, neden söylemek zorundaydık ki? Madem öyle bir meydana alsalardı bizleri; kabul edenler el kaldırsın, bir de etmeyenler el kaldırsın. Kabul edildi veya edilmedi, denilse idi sonra da. Oldu mu şimdi mantıken yani bu? Değdi mi kavga edildiğine, ne zaman değer ki zaten; kaldı ki bize hizmetler vererek bu ülkeyi yönetmek için başa gelenler için mi değecek? Bu vatan millet hepimizin değil miydi?

Benim siyasi konulara girme yasağım var aslında, ailem tarafından geldi bu yasak. En son objektif baktığım Gezi olaylarında yaşatılan vahşet içeriğinden sonra geçirdim en son atağımı ben. Ülkem zorlu zamanlardan geçiyordu, birçok gencimiz vefat etti, yaralandı ve eylem yapma hakkını yerine getirirken çok fazla ezildi. Şu andaki zorlukla kıyaslanabilir mi bilmem ama daha da kötüye gideceğimiz söyleniyor ki buna bende inanıyorum. Hani derlermiş ya; Kötüyü görmeden, iyinin değeri anlaşılmaz! diye, sanırım öyle bir dönemden geçiyoruz yine...

Neyse, ben şunları gördüm demeye geldim;

Evet mi Hayır mı çıkmalı derken, siyasiler seviyeyi aştılar. Bana göre bu seviyeyi kim daha aştıyı geçip, gördüklerimi söylemeye devam edeceğim. "Hayır diyen teröristtir." algısını öne sürerek oy toplanmaya başladı önce.

Hiç parti kavgası olmamalıydı ama "evetçi partiler" "hayırcı partiler" diye ayrım yapıldı maalesef.

Hayır diyecekler "kötü polis", Evet diyenler "iyi polis" ilan edildi çoğunlukla. "Evet" diyeceklerin de bir parti koruma ve neden "Evet" konusuna cevap verememe durumları vardı.

"Ey Kılıçdaroğlu" denilip, bir sürü hakaretler edildi, Evet tarafından. Oysa bu Kılıçdaroğlu'nu da Erdoğan'ı da öne süren bir referandum oylaması değildi. Bir sistem değiştiriliyor ve bu sistem ile birçok atama tek bir kişiye bağlanıyordu. Bir ülkeyi tek kişi yönetiliyordu ve maddeleri eksikti daha iyi bir yönetim seçimi ile daha iyi bir uygulamaya geçilebilirdi. En nihayetinde her şey bir şekilde yerini bir şeylere devredebilir elbet...

En son duyduğum şu cümle bende olayı bitirdi ve pes artık dedirtti ama; "Ahireti tehlikeye atmayın, Evet deyin!" Hayırdır? Oraya da mı buradan birilerini atanabiliyor dedim. Ben bu yazdıklarımı unutmak istemiyorum. Yalan da atmıyorum sonuçta, bunların her birini haberlerde gördüm miting konuşmalarında.

Hayırcılardan da "Düşmanı denize dökeceğiz!" cümlesi geldi, ama bunu "Evetçiler" üzerine alındı. Düşman olan "Evet" diyenler miydi?" Anlayamadım velhasıl, kaos gibi haller yaşandı. Amatörce yorumluyorum kendimce. Bu benim gördüklerimin bir kısmı idi. Ve ben yıldım, ülkemde siyasetin kavga ile yapılmasından. Siyaset değil, icraat yapın arkadaş. İsterdim ki, bu referandum maddelerini halka sunuyoruz, "bakın şu şu olacak." diye taraflar karşılıklı oturup konuşabilselerdi "KAVGASIZ"!


Olmadı ülkem olmadı... 


Tarihlerimiz 16 Nisan 2017'ye geldiğinde, her birimiz vatandaşlık görevlerimizi yerine getirmek için sandıklara koştuk; dürüstçe.

Daha ben sandık başına ailem ile oy kullanmaya gitmeden saat 13.30 sularına doğru usulsüzlük yapanların videoları İnstagram Anasayfama düşmeye başladı. Takip ettiğim bir avukat var, bir bir ona geldi videolar; görmek isteyenler için, https://www.instagram.com/feyzalt/ .

Annem, Babam ve Ben, saat 15.45 sularında oy kullandık ve ablamların evine gittik. Oturduk film izledik beraber. Kitap okudum. İnancım tamamdı, "demokratik bir seçim olsun ve bu videolar da göz önüne alınıp oylarımıza sahip çıkılsın inşallah." dedim, gönül rahatlığıyla kitabımı okumaya devam ettim. Saat 7'yi geçiyordu, seçim sandıklarından çıkan sonuçları görmek için Fox Tv'yi açtı eniştem. Sonuçlar büyük illerde ve kıyı kesimlerinde "Hayır" oyunun çoğunlukta olduğunu söylüyordu. Ama yurt genelinde "Evet" oyu çoğunlukta idi. Oy kullandıktan sonra, ülkem için hayırlısı ne ise o olsun demiştim. "Sonuç ne olursa olsun, Evetçi ve Hayırcı her kim varsa beraber sevgi ve barış içinde yaşansın" demiştim.

O da olmadı maalesef. Saat 19.15 suları falandı. Fox Tv'deki canlı seçim sonuçlarının tartışıldığı yayını aradılar, YSK mühürsüz oy pusulalarının olduğunu onaylamış ama ispat edilmedikçe AKP yetkililerinin istekleri üzerince kabul edileceğini duyurmaya başlamıştı. Velhasıl olan oldu, şimdi her şey araştırılmaya doğru gidildi. Avukatlar ve yetkililer, bu durumlar araştırılana dek "net" bir sonuç olmadığını söylese de; Evetçiler bir kutlama havasındalar.

Başta da söylemiştim; Evetçi ve Hayırcı olmamı boşverin, ama çalınan oylar varsa her nereden olursam olayım bu usulsüzlüktür. Bu demokratik ve vicdanen uygun bir durum değil, bunu taraf tutmadan bakmak isteyen vicdanlı her kesim görebilmelidir ya!

Çalınan oy pusulaları "Hayır" oyunu yükseltse yine bu savunmayı yapardım, çünkü bana doğru bildiğimin arkasında durmam söylendi efendim. Bize öğretilen şudur ki, ailem, öğretmenlerim ve büyüklerim tarafından; tercihlerine sahip çık, doğru bildiğinden şaşma! denildi hep. Peki ya diğerlerine öğretilen neydi acaba?

Kabul etmiyorum, haksızlıkların yapılmasını ve bir halkın haksız seçim sonuçlarıyla yönetilmesini. Hem de ispatlanması zor olmayan bir sürü video ve yayın üzeri açıklamalar var iken... Sadece adalet diyorum. Mazlum olduğunu söyleyip zalimce davranan, esas mazlumun da zalim gösterildiği bir ülke istemiyorum.

İstediğim şudur; Cumhuriyeti yaşatmak, haklarımı savunurken hukuk sistemimiz tarafından da korunmak ve de şu anda da içimde bulunan "Güzel günlere kavuşacağız." inancımın ve inancımızın hiç bitmemesi. 

Her birimize sukunet ve sabır dolu günler diliyorum tekrar tekrar, inancımızı ve mücadelemizi kaybetmeyeceğimiz günlerle Önderimiz Atatürk ve onunla beraber canlarını hiçe sayarak bu topraklar için savaşan Atalarımızın kurduğu bu Cumhuriyeti yaşatmaya devam edeceğiz. 

Ben her kesimden okuyan kişilere son olarak şunu demek istiyorum; her kim olursan umurumda değil neci olduğun, vicdanlı ol kardeşim. Din kardeşi veya dünya kardeşiyiz, vicdanımızla birbirimizin hakkını savunalım. Sen veya ben, çalınan oylarla değil adaletle kazanalım. Dünyada ve ahirette adaletli yargılanalım istiyorum. Dünyanın adaleti yoksa bile, ben ahirette adaletli şekilde yargılanacağıma inanıyorum ve doğruyu yaptığımı savunuyorum. Ya onlar? Adaletsizliği bize kabul ettirmeye çalışanlar da benim inandıklarımdan yana aynı fikirdeler mi acaba?


Benim 17 Nisan'a Dek Gördüklerim bunlar oldu...

Vicdanen rahatım, hiçbiri görmediğim şeyler değil bu yazıda yazdığım. Ben Siyaset konuşmuyorum, Vicdan diyorum Vicdan! Siyaseti sevmedim dolu dolu konuşup birileriyle tartışacak kadar, bence bu saatten sonra da sevemeyeceğim. Zira benim için Siyaset ülkesini yönetenlerin işini tüm halk için yapmasından yana gelirken, siyasetin böyle işlemediğini ve işleyemeyeceğini savunanlar var hala bu dönemde...

Gelgelelim; kabul edemediklerimi de geçmeliyim, yukarıda söylediğim her şeyi gördüm ben bugüne dek: Haberlerde ve daha nicesinde. Ülkem için vicdanlı bir hukuk süreci diliyorum bu konuda da. Olur mu olmaz mı bilmiyorum, ben doğru bildiğimden vazgeçmemeye çalışacağım. 

Biz kendimize yakışanı ve esas bildiğimizi yaptık, gittik ve dürüstçe oy kullandık. Haksız kazanç sağlamaya çalışanlar da kendi bildiklerini yaptı ve kendileri olmaya devam ettiler. İnancım mücadelemizin bitmediğinden ve iyi günlere yeniden kavuşacağımızdan yana. Belki de sadece, "Kötüyü görmeden iyinin değerini anlamayanlar için bir sınava daha tabi tutuluyor vatanım." İşte o kadar...

Sevgilerimle, okuduğunuz için çok teşekkür ederim... :)

Bir Cumhuriyet Kızı, Didem Köse. Doğrudan ve Demokrasiden yana...

17 Mart 2017 Cuma

Anlaşılmamanın Verdiği İncitici His


Küçüklüğümden geldiğine inandığım bir huyum var, anlaşılmamaktan ve yanlış anlaşılmaktan çok korkuyorum. Çünkü bunlar mutlaka kavgayı veya kırgınlığı oluşturan unsurlar benim gözümde. Gelgelelim korkuyorum ama bundan kaçabiliyor muyum? "Hayır." Kaçamamamın sebebi, hayatın korktuğum şeyleri çok düşündüğümden ötürü algıda seçicilik yapmasına gerek kalmadan bunu önüme sürme gereği duyması elbette; bunu bende anlayabiliyorum artık...

Bugün benim aklımda fikrimde, anlatamamak ve anlaşamamak var. Gerçi ben anlatabildiğime inanıyorum da, bakılmasını istediğim bakış açısıyla hayatımıza bakmayan insanlar anlayamıyorlar... Bir şeyi yanlış kelimelerle anlatıp da içerisinden seçilen cümlelerin varlığıyla anlaşılamamaktan bahsetmiyorum. Gelin anlatacağım kendi gözümden olayları;

Hayatı paylaştığınız kişi veya kişiler var; bunlar anneniz, babanız, kardeşleriniz, eşiniz, dostunuz olabilir. Diyelim ki siz beraber paylaştığınız hayatın ikinizi de mutlu etmesi veya ikinizi de üzmemesi adına, bu hayata beraber devam edebilmeniz adına sizinle veya diğer hayatı paylaştığınız bireylerle alması gereken sorumlulukları almıyor olsun... Ne yaparsınız? Anlatırsınız değil mi?

"Şöyle olsa, bak bir görün doktora, ya şu işi şöyle mi yapsan, ama bak ben bu durumdan hoşlanmıyorum, şu işe bir de sen mi el atsan?, bu böyle gitmiyor, bir haline çaresine mi baksak?" Bu cümle kalıpları anlatmak istediklerimden bazıları...

Ama karşı tarafa gelince, birey olarak yaşamaktan vazgeçip bir dostluk veya aile ilişkisine girmiş kişimiz bulunduğu ortamda anlatılmak istenilen dozu geçtim işi daha da zora sokmaya çabalayabiliyor. Anlatılmak istenileni anlamayı geçeyim de, anladığı da sorun üzerine sorun oluşturabiliyor...


Ne isterdim biliyor musunuz? Israrla anlamamayı değil de, ucundan köşesinden sorunları çözüme ulaştırılabilmeyi seçsin diğer tarafta. Ama diğer taraftan bu istediğimi gerçekleştiren sevdiklerim de var hayatımda, şükürler olsun ki... Hayatta ilişkilerin Aşkım Kapışmak'ın da dediği gibi 5S Kuralı'na bağlı ilerlemesini doğru buluyorum hep. 5S'in Açılımı Şu; Sevgi, Saygı, Sorumluluk, Sabır, Sadakat. Masamda asılı duran yazılardan biridir bu öğreti, ben unutmayayım ve odama giren herkes de nasibini alsın bu öğretiden diye. Buraya da eklemiş olayım ki, buraya giren de nasibini alsın diyorum şimdi de...

Diyeceğim şu ki; sevdiklerinizin size söylediği şeyleri duyun, anlayın ve bir köşesinden tutup hayatınıza bağlayın. Biz anlatmaya ve konuşarak sorunlara çözüm bulmaya çabalayanlar; hayatlarımızı yaşadığımız kişilerin değerlerine, korkularına, kaygılarına ve de olmasından endişe duydukları kötü sonuçlar doğurabilecek olaylara karşı çözüm bulma odaklı yaşıyoruz bu hayatı. Ama anlaşılmak isterken anlaşılmamak incitiyor insanı...

Karşımızdaki insandan sağlığına dikkat etmesini istiyorsak, onun kötülüğünü istediğinden olabilir mi sizce bu? Benim sağlığımı önemsediğini dile getiren ve de bunu bana belli eden kişinin ben beni sevdiğini düşünürüm mesela...

Karşımızdakinden bu hayatta yaşarken ilişkinize ve de yaşadığınız ortamlara kullandığınız ortak eşyalara sizin kadar değer vermesini ve de sorumluluklarını paylaşmasını istiyorsak peki? Bu sizce karşıdakini incitici bir davranış mıdır? Yoksa kulak asılmayan mı daha incinmiştir sizce?

Saygı duyduğunuz yaşamdan, size ve çevrenize karşı saygı görememek peki? Hiç mi incitmez sizleri?

Düşünün, bir ömür düşüncelerine ve de ilişkinize sadakat duyduğunuz birinden hakaret şeklinde yalanlar silsilesi ile karşılaşsanız güveninizi kaybetmez misiniz? Sadakatsizliğe uğramış olmaz mısınız?

Gelgelelim sabır, en olmazsa olmazlarındandır o da. Sizin iyi veya kötü gününüze, isteklerinize veyahut istemediklerinize sabır göstermeyen birine siz sabır göstermişsiniz ne fayda! Bir anlamı kalmaz ikili veya daha fazla bir arada olunan hayat paylaşımlarında tek taraflı ilişkilere verilen değer katılımına...


Gelin kulak verin sevdiklerinize. Sen ve ben kişi zamirlerini bir araya koyup "biz" yapabilmiş kişilere, "ben" diye yaklaşıp kırmayın gönülleri. Bir tek gönüller kırılsa neyse, hayatlar darmaduman oluyor. Tek taraflı şekilde sorunlara çözüm üretmeyi sürdürüp giden kişilerle, sabrın sonuna erişilip hayattan beziliyor... Ben diyorum ki kendime bugün; keşke daha az kaygılı ve daha çok gamsız olsam... Ama üzgünüm yapamıyorum. Hayatıma sığdırdığım "biz" olgularına, tek taraflı yanaşıldığını görünce kaygıdan deliriyorum. Nerede yanlış yaptığımı sorguluyorum, anlatmadığım şeyler duyuyorum ve sözünü etmediğim sonuçlara varıldığını duyuyorum...

Sonu hüsran olmasın istediğim ve anlaşılmak için yola çıktığım anlatımların çoğunun sonu bakıyorum ki anlamsızlaşmış. Bu hayat bizim sanırken yalnız kaldığımı hissediyorum. Anlaşılmamanın verdiği incitici hisse ulaştığımda, anlatmak için bulduğum her fırsatın ulaşamadığı başarıya üzülüyorum.

Geçen haftasonu şöyle diyordum, "Olmuyorsa zorlamamalı insan." Çok ama çok hüsran yaşadıktan sonra bunu maalesef diyor insan. Ama elimde değil, yaşadığım bu hayatı mutluluklara taşımayı istemek benim de hakkım. Olmuyormuş anladım, bazen istediğiniz hiçbir şart ve koşulda olamıyormuş...

Benim sevdiklerimin ve değer verdiklerimin beni anlama zamanları ne zaman gelecek bilmiyorum. Bu hayatı sizin gibi yaşamak isteyen kişileri bulmak çok zor. Benimle hayata tutunanları sıkı sıkı elimde tutuyorum da, bazılarına laf anlatamıyorum. Anlaşılmamak en son istediğim şeylerden biri bile değil, ama anlaşılmak da nedense bana hak değil gibi bu sıralar. Anlaşılmamanın verdiği incitici hisse takıldım, kafam dolu endişe, kaygısız olamayışıma içerleniyorum. Sağlıklı oluşuma duacıyım ama huzurumuzun pamuk ipliğine bağlı oluşuna karşı endişe dolu hissediyorum.

Hakkımızda hayırlısı olsun diyorum yine de. Anlamamakta ısrar edenlere; bu hayatı kendi fikirlerinizin çıkmaza sürüklediği gibi devam ettirmeyi tercih ederek, hayatınızdakilere endişe içinde bir yaşam vermeyi neden tercih ettiğinizi anlamak istemiyorum!

Bu yazıyı olduğu gibi bırakıyorum, bir kez düzenleyip öyle atmayacağım. Anlattığım bana anladığınız veya anlamak istemediğiniz size! Anlaşılmamaktan ötürü çok yorgun hissediyorum bugün de kendimi çünkü. Ve düzeltip, kendimi daha iyi anlatmak için uğraşmayacağım. Tek demek istediğim, hayatınızda sevdiklerinizle kurduğunuz ilişkilerdeki karşılıklı sorumluluklarınıza ve mutluluklarınıza değer verin. Anlamadığınız veya anlamak için çaba göstermediğiniz, ortak bir hal çaresine bakmadığınız her an anlaşılmamanın verdiği incitici hisle sevdiğinizi endişelere sürüklüyorsunuz. Ne olur sevdiklerinizin korkularına ve çözüm önerilerine ciddi anlamda kulak verin. Çok geç olmadan bu önerimi dikkate alın...

10 Mart 2017 Cuma

Sosyal Medyanın Güçlü Kadınları


Sözünü vermiştim şu yazımda, takip etmekten çok hoşlandığım ve kendime bazı konularda örnek almak istediğim "Azim, güç ve hep yeniden başlayabilme çabalarıyla" günümüzün dünyası "Sosyal Medyamın güçlü kadınlarından" bahsedecektim.

Kimi anne, kimi aktivist, kimi gençlere ve yenilmeye hazır gönüllere hep ayağa kalkmayı öğütleyebilen bilinçte (bazıları bazen bunu fark etmese de); kimi komedyen, kimi deneyimleriyle ve yanlışlarıyla esas olanı anlatmaya çalışan kadın kişiliklerimiz... 8 Mart'a özel değil, kadınlarımızın konuşulması her an gereken kişiler olduğundan ötürü bu yazım. Sevgilerimle, iyi okumalar dilerim... :)


(Bu Resim, Google Görsellerden Alıntıdır.)


Ben onlara "Sosyal Medyanın Güçlü Kadınları" demeyi tercih ettim bu yazımda;

Lise yıllarımdan beri takip ettiğim bir blogger var, Sergül Kato. Birçok yazımda da bahsetmişimdir, bir diğer bloğum Yıllar Geçerken'de... Yolun Neresindeyim adlı bir blog sahibi, Sökeli Türk Blogger ve Vlogger kendisi. Çoğu kişi onun Japon olan eşi Yoshi abi ile evli olmasından ötürü takip ediyor, başta bende öyle takip ediyordum kültür öğretileri liseden beri hep hoşuma gidiyor çünkü. Ama ben hem kültür değişikliklerini, hem yazı dilini, hem de kitap ve kırtasiyeye olan sevgisini takip etmeyi öyle benimsedim ve öyle seviyorum ki; yıllardır takip etmekten sıkılmadığım bloggerlardan biri oldu hayatımda kendisi...

Bir o kadar da gezemediğim göremediğim yerleri onun kamerasından ve yazılarından çıkan hikayelerle okumayı seviyorum resmen... Çok güçlü bir kadın Sergül abla, neden biliyor musunuz; Japonya'da yıllardır tek başına olmuşluğundan bazen yazılarının bazı yerlerinde ufaktan şikayet etse de, ayakta durmak için hep yeniden başlamaya cesareti ve azmi var. Ben böyle kadınları çok seviyorum ve her gördüğümde maşallah diyorum. Japonya'da dil eğitimi alıyor şu sıra, oranın dilini daha iyi konuşabilmek ve kendini daha çok geliştirebilmek için. Helal olsun, kendini geliştirebilme azmine ve kararlılığına. Hep sürsün inşallah... O yolun neresinde olursa, biz de yol arkadaşları olarak dualarımızla onunlayız; iyi ki yazıyorsun Sergül abla... :)

Bilgen Tolis var, belki de ilk youtuber'lardan diyebileceğimiz Amerika'da evlenmiş ve orada yaşayan bir Türk kendisi. Candan kişilikler olunca izleniyor belki de diyor insan onu izledikçe, içten buluyorum Bilgen ablayı da... Şimdilerde anne oldu kendisi ama ben epeydir izleyemediğim için, nasıl gidiyor hayatı bilmiyorum ama İnstagram'ından takip etmeye devam ediyorum kendisini..

Çok sık takip etmediğim ama sporcu kişiliğini ve azmini takdir ettiğim biri daha var; Melis Limes. Özgün kişiliği ve konuşma dili o kadar sevimli ki. O da yurtdışında evli bir bayan. Kadın olmanın verdiği, kendine bakma gücünü hayatından eksik etmeyişi ile çok güzel bir örnek oluyor. Kim der evli bir bayan? Bilgen abla, Sergül abla ve Melis abla için de durum böyle... 3ü aynı kategoride benim için, zira 3ü de taa eski zamanlardan beri takip ettiğim ve bizden biri olmuş ilk kişiler benim için... :)


Anne olmasam da yeğenim var diye takip ettiğim ve oyun önerilerini ve çocuk psikolojisine dair deneyimlerini sunan Sosyal Medya kullanan güçlü kadınlarım var bir de;

Facebook-Youtube ve İnstagram hesaplarıyla takip ettiğim Gurbetçi Ailenin Günlük Hayatı. Facebook sayfasından diğer hesaplarına da ulaşılabiliyor, Tuğba Altınışık ve ailesinin hayatını paylaştığı sosyal medya hesaplarına; Gurbetçi Aile hesaplarının ismi. Hollanda'da yaşıyor olmaları, ayrı bir kültürü ayrı dillerle ve doğru yaşayış biçimini aktarabildiğini düşündüğüm kibar ve güçlü bir Kadın Tuğba abla. İki tane dünya tatlısı evladı var; Melis ve Mert. Çok çocuklu hayatı, küçüklüğümden beri benimsemiş ve olmasını istemişimdir. Henüz öyle bir hayalimi gerçekleştirebilecek kapasitede değilim, sağlığım sebebiyle. Ama Tuğba ablayı izlemek, iyi geliyor o hayallerimi büyüten tarafıma... Ara sıra korkutuyor bu Youtube dünyasını bırakacağını söyleyip ama umarım kendisinden mahrum etmez; güzel düşüncelerinden, kendisinden ve o güzel hayatına sığdırdığı onu takip eden bizlerin ilham aldığı öğretilerinden...


Oyuncu Anne ismiyle, çocuklarıyla oynadığı oyunları ve kendi hikayelerini aktararak; güç veren, kuvvet veren biri Şermin Çarkacı... 3 evlat büyütürken, 3'ten fazla kitap yazmış bir yazar aynı zamanda. Oyuncu Anne-Şermin Çarkacı. Bu sene keşfettiğim, yazar annelerden biri ve ileride bir yazar anne olmayı ne kadar çok istediğimden yana bana iç çektiren kişiliklerden biri. Kalemi hiç durmasın dediğim, takdir ettiğim kişiliklerden... Henüz yeni tanıdığım için çocuklarının isimlerini bilmiyorum, ama çok güzel yazdığını ve fikirlerinin güç verdiğinden yana hem fikir olduğum çok takipçisi var...


İki ünlü güçlü gördüğüm kadınlar da var ki; biri Nil Karaibrahimgil diğeri de Gülben Ergen, sanatçı ve yazar kişiliklerini konuşturan ve bunu insanlara yansıtırken pozitifliklerini de esirgemeyen güçlü kadınlardan onlar da... Takip edin derim bu saydıklarımı da, daha ne diyebilirim ki işte... :)


"Bir kadın güçlü olmalı yaa, helal olsun işte" dedirtiyor bana tüm buraya kadar bahsettiğim Sosyal Medyanın Güçlü Kadınları... Güçlü bir profil sergilemeye ve bu gücü birilerine yansıtma işini örnek de alıyorum belki de diyorum o sebeple. "Güçlüysem, birilerinin de güçlü olduğunu bilmemden bu dünyanın böyle güzelleşeceğine inandığımdan belki de" diyorum.

Bu konuda ilk örneğim annem elbette; benim hayatımın her anının en güçlü kadını ANNEM'DİR en başta. Hem kimin değildir ki? Güçlü bir karakter ve güçlü bir hayata sahipseniz, her defasında düşseniz de yeniden kalkabiliyorsanız bir şekilde ya annenizdendir ya da örnek aldığınız kişilerden. Benim her birinden örnek aldığım çok şey var. Hayatımdaki kadınlar, benim hayatımı şekillendirmeme yardımcı olan kişiler olmayı sürdürdü ve sürdürecek daima diye inanıyorum...

Bu yazımda bahsettiğim ve bahsedemediğim kadınların gücüne sığınarak, iyi ki varlar kadınlarımız demek istiyorum. Ve her birinden izin almadım hesaplarından bahsetmek için ama umarım bana kızmazlar onları not aldığım için, ben sadece sizler de takip edin ve bilin istedim; Sosyal Medyamın Güçlü Kadınları'ndan... :)

Sevgilerimle, okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Varolun, varolalım... 


28 Şubat 2017 Salı

Kadınlarımıza İnternette de Köstek Çok...


Tarihte Bugün; 28 Şubat

Birden bire çıkan bu yazımın sebebi; şu video oldu. Ankara'da çekilen günlük dizilerden biri olan Deniz Yıldızı adlı dizide, Gizem karakteri ile oynayan İlay Tiryaki Youtube'da kanal açmış. Kimbilir ne zaman açtı acaba derken, baktım ki 28 Aralık 2016'da açmış meğer Youtube kanalını. Ben daha yeni keşfettim ve bir Youtuber için en güzel dileklerimi sunmak isterim; içeriği, like'ları ve izleyenleri bol olsun inşallah. :)

İlay Tiryaki'yi ilk olarak Unutma Beni dizisinde rol alırken izlemiştim, aşk yaşadığı karakteri oynayan kişi ile ikisinin rollerini pek benimsemişsem de, çok kalmadan diziden ayrıldılar. Sonra Deniz Yıldızı dizisinin ekranda olduğu senelerde (Ağustos 2009-Ekim 2015), Gizem karakteri ile dizide severek takip ettiğim oyunculardan biri oldu birkaç dönem. En son da daha bu ay final yapan Umuda Kelepçe Vurulmaz adlı dizide rol almıştı...

Neyse ki Youtube sayesinde pek fazla doyamadığımız oyuncuları görür-tanır-daha iyi bilir olduk. İlay Tiryaki de böyle olacak anlaşılan... 28 Şubat'ın 8 Mart Kadınlar Gününün kutlanma sebebinin çıkış noktasını başlatması açısından, nasıl bir öneme sahip olduğunu, İlay Tiryaki bugüne dair başta eklediğim videoda çok iyi değinmiş. Emeğine sağlık... Yine de nedir o bilgiler der ve okumak da isterseniz; 8 Mart'ın kutlanma sebeplerini buradan da okuyabilirsiniz... Bu konu hakkında birkaç kez bende yazdığım için, şimdilik bu konuya bir kez daha girmek istemiyorum...


Bugün ortamlarda satarsın  adlı kanalını bulmuşken biraz inceleyip ve son olarak bugüne dair paylaştığı içeriğini de izleyip çıkacakken; tam da bugüne yakışır ve Şubat ayının son gününe göre bir yazı konusu olabilir dedim, biz kadınlara her alanda yapılan ağır eleştirilerin sosyal medyadaki boyutunu.. 


Daha bu hafta kadın haklarını savunan bir avukat'ın instagram sayfasını takip etmeye başlamıştım, Feyze Altun... Bugün o güzel hanımın da Tedx Talks'taki kadınların özgürlük alanlarına dair konuşmasının bir parçasını izleyip Twitter'ımda paylaşmıştım; ki burada ve konuşmasının tamamı da burada...

Bugün ne yazarak geri döneceğim bu bloğuma derken, karşıma çıkan bu kadar örnekten sonra bizden bahsetmeyip de neyden bahsedeceğim? diyerek başladım. Hadi Hayırlısı o zaman... :)

Kadınlarımız...

Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken, bizim yaşamlarımız üzerine iyileştirmeleri içeren tartışmaların maalesef ki her zaman bağıra bağıra yapılıp çözümlere kavuşulduğuna şahit olamıyoruz. Ama en çok Şubat ve Mart aylarında konuşuyoruz Kadınlarımızı... Daha da fazla konuşulmalı ve ön plana alınmalıyız. Sizler de görün, izlediklerimi izleyin istedim. Ve benim bu konuda, bazı hemcinslerime yakıştırmadığım birkaç hareket var söylemek istediğim;


  • Emeklerimiz hala ileri boyutta değer görmüyor belki ama bizler bir şeyler başarmaya çalışan örneklerimizi barındırıyoruz buralarda. Yılmadan işlemeye devam eden birçok kadın tanıdım bu sene ben Sosyal Medya hesaplarıyla varolmaya devam eden...

  • Kimi burada blogger, kimi Youtube'da vlogger, kimi Facebook'da kendi ilgilendiği ve "ben bunu yapıyorum sizin de öneriniz var mı?" diyerek iyi-kötü örnekleriyle bu yola çıkıp kendisine destek arayan ve kendi gibilerine destek olmaya çalışan güzel anneler, kimi de anne olamasak da çevremize kendimize bir şeyler katabileceğimize yüreklendiren İnstagram sayfalarında yaptıklarıyla hepimize güç vermeye çalışan kadınlarımızdı bunlar...


Ama İnternette de kadına köstek çok maalesef. Son zamanlarda iyi yorumlardan çok kötü yorumlar görüyor olmam, beni dahi rahatsız ediyor. Burada benim de toplumsal bir şeyler yazamamamın çıkış noktası, takip ettiğim güçlü durmaya çalışan kadınların hesaplarında gördüğüm iğreti yorumlar esasında. Güçlü durmaya çalışan internetteki kadınlarımıza bile saldırıda bulunanlar çok. Söylendiğinde, "Sende yap bakalım, eleştirmek kadar kolaymıymış burada yazmak yaptıklarını değerlendirmeye sunmak." dediğimizde cevap veremeseler bile hep eleştiriyorlar. Hiç akla gelmeyen noktalar ile zaten en akla gelen noktaları bile, en çirkin üslubuyla söyleyen yine kadınlarımız... Oysa en azından kadının kadına destek olduğunu her an her saniye görmek istiyoruz.




Eleştiri almak ve eleştiri yapmak en doğal hakkımız, eleştiriye karşı değilim. Ama siz çirkin üslubunuz ile konuya girdiğinizde, eleştiri değil hareket oluyor yorumunuz. Yapmayın hanımlar diye dalmak istiyorum konuya. "Her çirkin yorumda; yapamadığımız her güzelliği yapanlar bizim adımıza da yapıyor diye destek olmak gururlanmak varken, bir motivasyon eksikliği ile çökertmeyelim birbirimizi..." Diye çağrıda bulunmak istiyorum buradan da. Kendi çocuğu için, kendi hayatı için yaptığı güzellikler size de örnek olsun. "Şöyle olmasın, böyle olsun." deyin, ama akılsızlıkla veya daha da ileri boyuttaki hakaretlerinizle kötülük etmeyin birbirinize... Kadının kadına dost olması, erkeklerin de dünyadaki bizlere güzel bakıp biz kadınlara destek olmasını sağlamamız açısından çok önemli olmalı...



Bir de kadınlarımızın kadınları yerme durumu var. Kadının kadına yaptığı bu boyutta iken, erkekleri büyütenler de kadınlar iken, acaba burada yanlış yapılmıyor mu diyorum doğrusu... Geçen dönem Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi dersini alırken, yetiştirme tarzlarımızın bile ne kadar taraf tutucu olduğunu belirtiyordu maalesef. Geçmişten gelmiş böyle gidiyor demeden, düzeltmeye yönelen tarafların varlığını görelim. Ki bugünümüzde bu durumun değiştiğini birçok annede görüyor olmak çok güzel diyebiliyorum artık... Yenilikçi olmaya devam edelim...

Kadınlarımızda, nereye gitsem şöyle bir söz duyabiliyorum; "Biz kadınlar da az değiliz!" Bu ne demektir ya? Neye yönelerek biz bunu söylüyoruz. Erkekler için de "Erkek milleti değil mi?" diyoruz veyahut onlar bizlere "Kadın milleti değil mi?" diyor. Ne kadar zor bu dünya üzerinde bir cinsiyete dahil olmak. Bırakın kadın-erkek olmayı, insan mıyız acaba? ona bakın. Kadının kadına, erkeğin erkeğe destek çıkamadığı bir dünyayı neden mümkün kılıyoruz. Kadınlar kadınlarımızı yeriyoruz sürekli, "Biz Kadınlar da oturalım oturduğumuz yerde." diyor kimi. "Kadın kısmının o sokakta, o işte, o yerde, o konumda, ne işi var?" diye soruyor kimi. Değişim tek bir kişi ile başlar, katılım arttıkça o değişim yerel bir düzene oturur... Neden değişimi düzene oturtmuyoruz?


Şunları Yapmalıyız Bence, Değişim Önce Kendimizden Başlar Diyerek;

  • Biz kadınlar değişecek, birbirimize köstek olmayacağız önce.


  • Biz kadınlar kadınlarımızı kötülemeyeceğiz öncelikle. Kimin ne yaşadığını, nasıl acılarla başa çıktığını bilmeden veya bilsek de kötülemeyeceğiz.


  • Hepimiz hata yapıyoruz diyecek, hatalardan kendimize ders çıkaracak, hataları belirtecek ve destek olacağız ama onu bir topluma ait kılmayacağız.


  • Hatalardan döndüreceğiz birbirimizi. Ancak böyle düzelebilir kadın algısı, kendi içimizde de mümkün kılmalıyız kadınların mutlu olma ve bir topluma ait olma olgusunu...



Epeydir içimden gelen cümlelerin, 
acemice yorumlarımla buraya dökülmesinden bugünlük bu kadar... 

Aslında sizlere, sosyal medyada takip etmekten gurur duyduğum sosyal medya annelerimizden, genç kadın aktivistlerimizden, mutluluğu herkese ulaştırmak için uğraşan kadınlarımızdan, mutsuz da olsa mutsuzluğuyla baş edişini anlatanlar kadınlarımızdan ve gezemeyenlerin yerine gezip herkese yapabileceğini gösteren kadınlarımızdan bahsedecektim. Bunlar da başka bir yazıya olsun diyelim. Mart ayı, kadınların ayı gibi görülüyor ülkemizde. Bir ömür bizlerin olsun, kendimize vakit kılalım ve her birimiz mutlu olalım...

Bu yazımda hesaplarından alıntı yaptığım ve takip etmekten mutluluk duyduğum; İlay Tiryaki ve Feyza Altun'a da selamlar olsun...

Tüm okuyanlara, sevgilerimle. Sürç-ü lisan ettiysem affola, bu bloğumda yazmaya yeniden başlama yazım olsun bu da. 24 yaşındaki bir kadının gözlemlerine dayanarak yazdığı bir yazı deyin, mazur görün beni...

Sevgilerimle... :)

27 Şubat 2017 Pazartesi

Neden Yazamıyorum?


Bir süredir yazamıyorum yine, oysa kendime sözüm vardı bu sene bu bloğumu da ihmal etmeyeceğim diye... Bu bloğumda değinmek istediğim o kadar çok konum var ki üstelik, ama öncesinde neden yazamadığımdan bahsetmek istiyorum bugün...

İnsan galiba mutluluğa duyduğu ihtiyaç kadar hüzüne de ihtiyaç duyuyor ömrü boyunca. Gariptir ki; bunu hissetmiyoruz, hissetmeden içinde buluyoruz kendimizi. Dostuma söylerken bir hafta öncesinde bunları, kendimi hüznümün içerisinde buldum. Yazamadığıma, yazmak istemediğime, içinde bulunduğum duruma, hiçbir şey yapmak istemeyişimin varlığına içerledim ve kapandım içime. Bu durumun varlığı bir süredir ufak ufak devam ediyor derken kocaman oldu içimde. O hüzün içimde dışımda, varlığımda patladı resmen...

İçimde bir hisler var, anlatsam roman olacak dehşetlikte ama bir o kadar da anlatamadığım hisler. Yoruyor, tüketiyor içime doluyor.. Anlatmaya cümleler bulamadığım duruma geliyor ve patlayamadığıma patlıyorum nihayetinde. Boş gibi görünen bu yazıyı neden yazıyorum biliyor musunuz? Dün gece gördüğüm rüyadan sebep... İç sıkıntısıyla geçen bir pazar gününden sonra, gece sıkıntıyla şu lafı söyleyerek uyudum; "Bugün için de yaptığım yazı planlarım dumura uğradı. Yine bir hezeyan yaşadım, yapmak istediklerimi yapamadıklarımla yıkıp hüzne boğularak bir günü daha yitirdim. Artık başarmak, hayallerimi gerçekleştirmek istiyorum. Allahım, bana öyle bir mesaj ver ki ne yapmam gerektiğini artık bileyim ve gerisini düşünmeyeyim!"



Gördüğüm rüya, kabul olan dileğime cevap oldu. Sabah uyandığımda aklımda şu rüya vardı;

Ağaçlarla dolu bir sokakta yürürken, bir araba geldi aldı beni. Arabayı süren kişi, geçmişimde büyük kırgınlığıma sebep olan kişi idi. Beni Bursa'nın sokaklarında gezdiriyordu ama mutlu değil garip hissediyordum. Sadece her gün mutlaka düşünüyor oluşumun eseri olarak karşımda olduğunu da biliyordum. Aklımda ise ona dair hiçbir kırgınlık yoktu. Benim başardığım bomboş bir eser duruyordu, geri döndürülemez bir boşlukla sadece tanışmışlığımız duruyordu bir de aramızda. Birbirimize dair ne sorarsak soralım, ikimiz de sakin ama gariptik birbirimize. Yeni bir başlangıç gibiydi herşey, bize sunulmuş gibi.

Sonra bir durakta indik, arabada benim yanımda oturan annesi de indi ve uzaklaştı gitti. Gidişini izlerken, ayakta oluşumu daha derinden hissettim. Daha dimdiktim... Sonra giden annesinin ardından sohbet ederken ikimiz; sağlığımı konuşup ona yapmak istediklerimi ve başarabildiklerimi felsefik boyutta anlattım. Daha sonra ilerlerken böyle, annemi gördüm ilerideki ağaçların içerisinde. El sallayıp çağırdı beni yanına; yanımda olmasının sebebini ve bir şeylere yeniden başlayıp başlamadığımızı sordu;

"Hayır, sadece sohbet ediyorduk ve geçmişe dair bir şey yok aklımda da. Yine ilk baştaki gibi iyiyiz." dedim.
Annem, "Hayır, gidip ikinizin görüşemeyeceğini ve görüşse idik bu zamana dek kırgınlıkların üst üste gelmişliğine aldırmadan senin onu veya onun seni arayacağından bahsedip buradan gitmesini isteyeceksin." dedi.
Anneme; "Neden?" dedim. 
"Bir kez nedenini gördün, zorlama. Korkularına, hüzünlerine ve silik de olsa kalmış duygularına yol ver artık. Dik durabiliyorsun, daha da dik olabilmek için sen yoluna bakmaya devam et yeniden." dedi.
Anneme "Tamam." deyip, yanına gittim tekrar. 
"Görüşmememiz gerek, olmuyorsa zorlamayacağıma söz verdim kendime ve anneme. Hüzünlerimi de, silik de olsa duygularımı da atacağım, düşünmeyeceğim ve bu her ikisi de sensin. Buradan gideceksin ve yeniden başlayacağım." dedim. Kafa salladı gülümseyerek ve konuşmadan gitti, ardına dahi bakmadı. Giderken silikleşti ve yok oldu... O da gittikten sonra dimdik ve daha rahat yürüyordum.

Böyle enteresan bir rüyadan sonra bu sabaha uyandım bugün işte...


Bu rüyamın anlamı bana göre şu demekti; Rüyamda annemin göndermemi söyledikleri kişiler, tüm kötü duygularımı, korkularımı, düşünmemem gerekenleri, hüzünlerimi, vazgeçip geri karar vermelerimi ve daha nicesini kapsıyordu. Annem bilinçaltımın benim için belirlediği yol göstericimdi, o araba ise beni yürüme alanıma götüren kararlı davranma aracımdı. Bilinçaltım bana O ve Annesi kılığına giren kişilerle, bilinçaltımda kalmışlıklarından ötürü atmam gereken yüklerdi. Bu rüya bana göre demekti ki; sıkıntıları attıkça iyiye güzele yöneleceğimden yöne hala inancım tammış...

Kararlılığımla belki hüzünlerim mutluluğum hepsi benimle olacak ama onları unutmadan mutluluğu ön planda tutup devam etmem gerek; bunları anladım rüyamdan veya anlamak istedim. Dimdik ayakta kalmamı bunlara bağlamam gerekiyor bence; yılmadan, korkmadan, korksam da bir köşemde iyiliği tutmayı unutmadan...

Ve olmuyor bazen işte; bazen unutamıyor, kenara atamıyorsunuz umutsuzluğunuzu. Dün bende umursamamazlık yapamadım, kenara köşeye bırakamadım. Doya doya yaşamam gerekiyordur belki şimdi de buna ihtiyacım vardır diye, gelmişken de bırakmadım. Saldım kendimi o boşluğun içine. Dolu bir halde olduğunuz ama boş bir yerde hissettiğiniz, çekimine kapılmaktan alıkoyamadığımız bir delik...

Öyle zamanlarda o boşluktan sizi çıkarabilecek birine veya birilerine ihtiyaç duyuyorsunuz, eğer öyle bir dostunuz varsa sımsıkı sarılın. Anlamlı anlamsız içinde bulunduğunuz durumu anlatmak bile o kadar iyi geliyor ki... Her ne olursa olsun böyle boşluklardan kurtulmak için, hayatınızdaki nimetlere sımsıkı tutunmaya devam edelim. Dostumun, dostlarımın, ailemin ve şu hayatta nimet diyebileceğim her şeyimin varlığına yine çok şükür... 

İçimdeki kötü hislerin varlığı tamamen geçmedi, ama yeniden başa çıkabilme gücümü toparlıyorum en azından... 

Sevgilerimle...


6 Ocak 2017 Cuma

Ülkem Dolu; Ölüm Ve Ölü-Sevicilerle



Bu hafta başında şarkı dinlerken, ne zamandır Şebnem Ferah dinlemediğimi ve canımın bunu ne kadar çok çektiğini düşünüp "Bir Kalp Kırıldığında" adlı şarkısını açıp dinlemeye başladım. Bir zamanlar birine çok kırıldığımı düşünüp, "Bu şarkı tam benlik." diye atmıştım ona bu parçayı, kırıldığımı ve beni kırdığını anlasın istemiştim... Sonra nasıl da yanıldığımı, başka biri tarafından esaslı bir şekilde kırıldığımda anlamıştım. Ama bir fark vardı bu sefer, esaslı olarak kırıldığım kişiye aynı şarkıyı atamamıştım. Cesaret edemediğimde anlamıştım ki, gerçek sevgiyle çevrelenmişim. Sevmek nedir daha iyi öğrenmiş, kırılsam da bu sefer sevdiğimi üzmek istemediğimi farketmiştim...


Ben bunları düşünüp, geçmişi yeniden yaşarken; aynı albümün bir başka şarkısı, Youtube'un otomatik oynatma özelliği sebebiyle açıldı; Şebnem Ferah - Sana Bilmediğin Bir Şey Söyleyemem... Daha önce dinlemediğim bir Şebnem Ferah şarkısı diye dinlemeyi sürdürdüm. Başını dinlerken, sevmeyeceğim galiba şarkıyı değiştirsem mi diye bile düşündüm. Ama Şebnem Ferah'ın şu sözleriyle durdum ve dinlemeye devam ettim... (Şebnem Ferah'ın sesine ve yorumuna sağlık öncesinde de)
Çamur mu sürmek istiyorsun başkasının duygularına
 Önce senin ellerin kirlenecek... 
Şarkı beni kendisine bu sözlerin doğruluğuyla çekmeye ve tam da bu yazımda anlatmak istediğim noktaya çektiği için 2-3 gündür her fırsatta bu şarkıyı dinlerken bulur oldum kendimi. Şarkıyı dinleyin isterim ama devamında şöyle diyor, eklemeden de geçmek istemiyorum;
Suyla mı gidiyorsun bir başkasının yanan yüreğine
 O yürekte hep yerin olacak....
Bu 4 mısrayı unutmadan bu yazıyı okumaya devam edin lütfen, buraya kadar okuyup devam edemeyecekseniz de tekrar tekrar dönüp yukarıdaki 4 mısranın haklılığını atlamadan yaşamaya devam edin, olmaz mı? :) Sevgiler...



Ölü-Seviciler Kimdir?

"Ülkem Dolu; Ölüm ve Ölü-Sevicilerle" dedim başlığımda; nasıl korkak gözlerle bakıyorum, "bir gün benim veya sevdiklerimin de ölümlerine sevinecek bir sebep bulacaklar diye" bilin istiyorum...


Ölüyoruz ülkecek; bir gün terör saldırısında, bir gün trafik kazasında, bir başka gün herhangi bir erkeğin ya da kadının cinnet anında, bir sebebin altında... Sonra ölümlerimizi beğenmiyorlar veya hakettiğimizi söylüyorlar. Tek bir kez bile, o ölen kişilerin yerinde veya yakınlarında düşünmüyorlar kendilerini. Ölü-Seviciler, diyorum bunlara; bu tanım da artık hayatımızda. Ölümlere seviniyorlar, onlara göre bazı ölenler bir sebepten ölümlerini hakediyorlar; çünkü onların yaptıklarını onaylamayan ideolojileri var, siyasete, çıkarlarına ve de kalıplarına uyduramadıkları yaşama biçimleri var...

Oysa unuttukları iki adet madde de var; ölümün bir davranış sebebiyle hakedilmediği ve ölümü her canlının doğumundan itibaren hakettiği...

En son, 01.01.2017 gününün ilk saatlerinde Reina'da suikastle öldürülen insanlarımızdan sonra ortaya çıktılar yine; "Şimdi onlar da 15 Temmuz şehitleri gibi şehit mi? Reina'da Noel'i kutluyorlarmış, kızlı-erkekliymiş. O saatte orada ne işleri varmış kızların? İyi ki suikast düzenlenmiş, hepsi de haketmiş." dediler. Ölü-seviciler her ölenin ardından muhakkak bir şey diyorlar uzun zamandır anladığım kadarıyla...

Neyzen Tevfik ne güzel söylemiş; "Öleceğiz bir gün gömecekler... Hatta memnun kalmayıp üstüne bir de sövecekler..." diye. Sözün tamamı aslında şöyle;

"Öleceğiz bir gün, gömecekler.
Birkaç gün övecekler, sonra kalan malını bölecekler;
hatta memnun kalmayıp üstüne bir de sövecekler... (Neyzen Tevfik)"


Ben tüm sevinen ve sevinmeyenlere diyeceğimi demiş bulundum aslında, seçtiğim şarkının sözleri de anlatmıştır umarım! Diyorum. Ama demek istediğim birkaç şey daha var;

Size bilmediğiniz bir şey söyleyemem bende, ama anlamanızı beklerim ki; istediğim şeyi kutlamakta veya kutlamamakta, istediğim şeyi yemek içmek ve giymekte olduğu gibi özgürüm. Zira bunların hepsi benim ve hepsi inandığım şeylerle benim aramdaki meseleler. Allah'a inancımı siz sorgulayamazsınız, benden başka!

Keşke bunu Ölü-Seviciler'e anlatabilsem. Yani ANLAMALARINI sağlayabilsem! Ama biliyor ve inanıyorum ki; amacına ulaşacağı gibi bu yazı, bir o kadar da değiştirmeyecek bazı şeyleri. Değiştirebildikleriyle yetinebileceğim ben yine de...

Ben siz Ölü-Seviciler için, ölümünüze sevinmeye fırsat kalmasın kimseye demek istiyorum size. Neden biliyor musunuz, çünkü şarkı sözlerinde de söylediği gibi inanıyorum ki;
Korkuyor musun senden farklı olan her şeyden
Korktuğun şey kendi içinde büyüyecek !!


Biliyorum ki; 

Birinin sevincine ve üzüntüsüne ne kadar ortak olursa, insan ancak o kadar insan olabilir. Allah kulumla arama kul hakkı şeklinde girme demişken, her ölü-seviciliğinizi yerine getirdiğinizde bir kul hakkı aldığınızı benim gibi anlamlandırabilseydiniz keşke. 

Size sizin gibi davranamam, benim yaşadığım gibi yaşamanızı söyleyemem; zira bende size karışamam ve karışmak da istemem. Ama başkalarının hayatını yaşama şekline karışmaya başladığınızda, sizi oradaki adaletsizliğiniz için uyarmak benim güzel dünya hayalim için yapmam gereken şey. 

Hiçbirimiz bir başkasının hayatını, o kişi başkasını rahatsız etmedikçe sorgulama veya eleştirme hakkına sahip değiliz! Hiç kimsenin hangi dini veya hangi yaşam şeklini yaşaması için seçme hakkına sahip olamadığımız gibi!

Neden söylüyorum bunları peki ben? Deli miyim, canıma mı susadım acaba? diye kendim bile düşünüyorum bu yazıyı yazarken. Sonra "Yahu esas olarak, bunu düşünmemeyi de yeniden başarmak için yazıyorum ya." diyorum kendime. "Ben bu ülkenin bir vatandaşı olarak sevgi ve anlayış içinde yaşayabilmek istiyorum!"

Ortak mı oluyorsun bir başkasının yalnızlığına
Yüreğin yalnızlık nedir bilmeyecek

Ülkemiz kötü durumda diyoruz ya; terörün yakıp yitirttiği hayatlarımızı "15 Temmuz şehitleri" "Reina Saldırısı ölüleri" şeklinde ayrıştırmadıkça, birlik ve bütünlüğe sahip olarak ülkemizi bu durumlardan kurtarabileceğimize inananlardanım bende. Bırakın diriyi, ölülerimizi bile ayrıştırmaya geçiyorsunuz. Bunun sonrası, teröre kendimizi bırakıp bir de birbirimize mi düşmek?!

Ben bir tek yazabiliyorum. Kimseyle kavga edemem konuşarak, kimseyi kırmak ya da yargılamak nasıl yapılır bilemem ve bilmek de istemem. 

Kendimi anlatabildiğim kişiler, yumuşak gönüllü ve dünya çıkarlarına kapılmamış insanlar. Ötesi beni ne yazık ki anlamak istemiyorlar ve de hep üzülen ben oluyorum, onları üzmüş veya onların bana kızmış olmalarından sebep, yaşayabilmek için onların karşısında fikirlerimi pek dile getirmiyorum da gerekmedikçe kaçınıyorum. Siyasete çekiyorlar, oysa ben insanlık diyorum; anlaşılamıyorum.

Açık açık konuşmak gerekirse, ne desteksiz ayağa kalkabiliyorum ne de desteksiz bir yerden bir yere gidebiliyorum. Yazabildiğim ve oturduğum yerden görebildiğim ölçüde okuyabildiğim ölçüde biliyorum. Bu da bana fazlasıyla yetiyor. Gittiğim rehabilitasyonlarımda fazlasını duyuyor, görüyor, okuyor ve tanık oluyorum. Daha 3 gün önce yanıbaşımda ikili münakaşa halinde sohbet eden birileri, bir konu hakkında edebe uymadığı şekilde ama kimseyi rahatsız etmeyen kişilerin varlığı için; "Oralara da bir bomba atmalılar." dediğinde nasıl buz kestiğimi anlatamam...

"Vicdan arıyorsunuz, Allah korkusu nedir bilsin istiyorsunuz her konuştuğunuz insanın", ben bu sözleri duyduğum kişiden 3 gündür nasıl korkuyorum biliyor musunuz? Ona uymayan tek bir yanlışımın ortaya çıkışında, bana duyabileceği öfkeden ve de daha fazlasını yapmayacağını düşünsem de benim için düşünebileceklerinden korkuyorum.




Şimdi soruyorum size, özellikle de ölü-sevicilere; dinimiz mi buyuruyordu "Öldürme!" diye? "Öldürenin; sebebi her ne olursa olsun, öldürdüğü kişinin ölümüne sevinmek", öldürmek denen olguyu gerçekleştirenin bir diğer yandaşı değil midir? (ki sebebi sadece eğlenmek olan birini öldürenden bahsediyoruz, sebebi sadece masum bir hayat yaşamaya çalışmak olanlardan bahsediyorum. Haksız bile olsa, ölenin ölümüne sevinmemek gerektiği öğretildi bana ve bunu biliyorum!)

Ölüme ve ölene sevinenler, benim gözümde katilin en yakın dostlarıdır. Geride kalanlarını veyahut bir gün aynı şekilde olabileceğini düşünmeden ölüme sevinenler, benim gözümde dünyanın en kötü kalplerine de sahip. "Bu ne önyargı ne de bir kalıplaşmış yargı. Bu benim Allah korkum, bu benim vicdanım, bu benim yaratılanı yaradandan ötürü sevme anlayışım!"

Bizlere değişebileceğinizi kanıtlayın. Bir yakınınız sizin tabirinizle "bok yoluna" gidince mi akıllanacak ve ölümlere sevinmeyi bırakacaksınız? Allah korkunuz ve yaratılanı yaradandan ötürü sevişiniz nerede kaldı sizin? Nerede bıraktınız; vicdanınızı, aklınızı ve kalbinizi? 

İster müslüman, ister hristiyan, ister yahudi, ister noeli kutlayan, isterse noel babanın varlığına inanan bir birey olayım; beni yaradandan ötürü sevmelisiniz. Beni fikirlerim için de yargılamayın dilerim, ben insanları insan oldukları çerçevede seviyorum. Sizi de insan olabilmeyi hatırlayabilmeniz ümidiyle seviyorum. Zira son olarak başlangıçtaki şarkının son sözlerindeki gibi devam etmeye çalışıyorum hayatıma hala;
Ne kadar iyilik varsa hepimiz için 
Hepsini dileyip gerisine direniyorum...
Benim gibi düşünebilen herkese, direnelim! demek istiyorum bu yazımda son olarak. Direniyorum, kötülüklere ve kötü düşüncelere. Ben böyle yaşamaya devam edebilirim ancak, bunu bilip bunu uygulamaya devam ediyorum hayatım için. Okuduğunuz için çok ama çok teşekkür ederim...


Günlerimiz hep karanlık yine bu aralar ama güneş hep doğar; yine doğacağına olan inancımızı kaybetmemeyi diliyorum. Sevgilerimle...


Not; Ölenlerimize rahmet, kederli ailelerine ve biz nasıl yaşayacağını şaşırmış her kesime sabır diliyorum. Allah yardımcımız olsun demeye bol bol devam ediyorum...