20 Kasım 2017 Pazartesi

Hayatın Güzel Mucizeleri Var - 20.11.2017


Bazen nelere sebep olacağını bilmediğimiz durgun anlar yaşıyoruz, dün gece aynı öyle durgun bir an yaşıyordum. Yatağıma yattım, uykum olduğu halde İnstagram'da geziniyorum yine. Kendime söz vermiştim oysa, bugün erken yatacağım ve dinleneceğim diye. Sözümü tutabildiğim birkaç dakika sonra telefonu yine elime aldım, derken "neden hala buradayım?" diye sordum. Ardı ardına şunlar oldu; 

Müzisyen Anne Ahu Yıldırım'ın paylaşımında, aile fotoğraflarını gördüm. Yılmaz Kartal'ın ablası ile babası, Türkiye'den Almanya'ya aile üyelerinin yanına gitmişler... (Bilmeyenler için, Yılmaz Kartal 19 günlükken rahatsızlanıp yoğun bakıma alındıktan sonra kalp nakline ihtiyaç duyan bir bebek(ti)) Dün bu güzel 4'lünün, gülen yüzleriyle dolu bir kareyi gördüm önce işte... Bu paylaşım...

Sonra güzel dileklerimi suna suna kendimce hayaller kurarken, aradan geçen 20 dakika sonrasında bu sefer muzisyenanne'nin şöyle bir video paylaşımını gördüm; "Yılmaz Kartal'ın Kalbi Geldi." Bana bir an öyle bir şaka gibi geldi ki, herhalde uyuyorum dedim. Açıp videoyu izledim, tekrar tekrar Ahu hanımın yazdığı yazıyı okudum. İnanamadım bir süre gözlerime... Videoda Ahu hanımın duygu karmaşası içinde, sevinsem mi ağlasam mı diye bilemediği süreci yaşarken ki çektiği videoyu dünden beri kaç kez izledim; doyamadım...

Yılmaz Kartal dün gece ameliyatına girdi, ben sabah uyandığımda ameliyatının güzel geçtiğinin ve 48 saatin önemli olduğunun haberini aldım muzisyenanne'nin hesabından. Derken, beklenen mucizenin olduğuna çok inandım. Sadece dua istiyor bu süreçte de Ahu hanım. Öyle güçlü bir anne ki Ahu hanım, bu zamana kadar ki süreçlerin hiçbirinde onun güçsüz olduğuna ve inanmaktan vazgeçtiğine inanmadım. O "bir mucize olacak, Yılmaz koydum adını yılma güzel oğlum" yazılarının altında bizi de inandırdı. Dilerim Yılmaz bebek, bu süreci de atlatacak ve annesinin ona söz verdiği kırmızı topa kavuşup, annesiyle ablasıyla babasıyla oyunlar oynayacak... 

Allaha çok şükür ki, mucizeler her birimiz için. Bu dünyaya maalesef tutunamayan bebeğin ailesine Allahım sabırlar versin ve güzel yürekleri için Allah onlardan razı olsun. O acılarıyla böyle bir karar verebilmeleri çok büyük bir sınav olmalı... Organ bağışı hayat kurtarır demekten vazgeçmeyelim. Şimdi o güzel anne babanın bebeklerinin kalbi ile Yılmaz Kartal'ımız bu hayata tutunmaya çalışıyor... Link

Ve Yılmaz Kartal'ın annesi paylaşımlarında gördüğüm her kareden analiz edebildiğim kadarıyla, öyle güzel bir anne ki; onca paylaşıma ve onca tahriğe rağmen, bir an olsun "Benim evladımın, benim gülen yüzüme ve desteğimle beraber inancımı hissetmeye ihtiyacı var!" demekten asla vazgeçmedi. Hasta bir çocuk için, annesinin gülen yüzünün desteğinin ne demek olduğunu yaşayan anlar bilir. Bende öyle bir mucizevi anneye sahibim, Allahıma şükürler olsun ki...

Ahu hanımı, Ahu ablayı çok sevdim, çok seviyorum. Onlar için bundan sonraki hayatlarına güzel yazılar yazılmasını ve mutlu anılarını bizlerle paylaştıklarını görebilmeyi diliyorum... Yılmaz Kartal bebek, yılma güzel bebek; dualarımızdasın, dualarımızla yanındayız... Ahu hanım, sabrınıza ve inancınıza hayranım. Ülkenize ve sevdiklerinize, şifasına kavuşmuş oğlunuzla beraber dönmenizi sabırsızlıkla bekliyor olacağız... :)

Bugün bunu yazmalıydım, dünya üzerinde öyle hayatlar yaşanıyor ve bu hayatlarda öyle sınavlar veriliyor ki; bu sınavların bir de mucizeleri var... Bu mucizeyi unutmamak ve hep hatırlamak istiyorum. Benim gözümden sizler de okuyun istedim.Organ bağışı hayat kurtarıyor, bir taraf yanıp kavrulurken hayatta kalanlara organları çözüm olabiliyor. Dilerim bu konuda bizlerde ülkecek daha çok bilinçlenebiliriz. Birbirimizin hayatına dokunmak ve öğretmek için de veriyoruz bu sınavları bence; her birimiz ayrı ayrı, ayrı acılarla...

DK...


16 Kasım 2017 Perşembe

Bilinçaltım Vurguluyor -16.11.2017


Rüyalar görüyorum, eksikliğini bilinçaltımın bile duygulardan duygulara sürükleyerek uyandığımda ruh halimi etkileyebilen rüyalar... Öyle oluyor ki; hiç "neden?" diye soramadığım birinin yanında oluyorum bir rüyamda, bir başka rüyamda da buraya yazıyor oluyorum. Didem'in Gözünden adlı bu bloğumu o kadar ihmal ettim ki, bu durum en az 5 kez rüyama girdi. Her defasında, bu rüyalardan uyandığım sabahlar "Bugün yazacağım!" dedim, ama yazmadım.

Gariptir ki uyandığım bugünün sabahında görmedim o rüyayı ama aklımdakini eyleme dökmek için bir kez daha rüya görmeyi beklemek de istemedim. Her rüyamda buraya yazdığımı görüp de uyandığım sabahlarda veya sonralarında bir başlık atmış olarak buldum kendimi. Bugün onlardan giriş yapacağım sizlere. Tarihleriyle taslaklarımda görmekten yılmadığım, ama yazmak için de beni tek başına eyleme geçiremeyen, silemediğim ama her birini bu yazıyı yayınladıktan sonra silip, kararlı şekilde buraya da yazmayı sürdüreceğimi düşündüğüm konu başlıkları bunlar... Uzun bir cümle kurduktan sonra "yeniden merhaba", ben yeniden geldim. :)



Son yazım resmin en alt kısmında yayınlanmış yazı olarak gördüğünüz "Sorun Yaratanlar Ve Çözüm Üretenler" başlıklı yazımdı. 17 Ağustos 2017'de yazmışım yani en son. Tesadüf diye bir şey yoktur derler ya hani, yarın tamı tamına 3 ay dolacakmış buraya yazmayalı... :)

O kadar çok gözlemledim ve her birine sustuğum için nasıl dolmuş hissediyorum kendimi bir bilseniz. Gözümün önünde benim hiç tasvip etmediğim ve birçok kişinin de tasvip etmediğine emin olduğum olaylar döndü döndü. Bu yazıda bulunan başlıklardan çok olmalıydı bu başlıklar...


26 Ağustos 2017'de "Önyargı Ve Kalıpyargılar" diye bir başlık atmışım, veya o başlığa en son giriş yaptığım tarih o tarih olmuş;

Ülkem Önyargı Ve Kalıpyargılar'la dolu bir ülke resmen. Karamsar bakmayı bitirmeyi dilediğim ilk maddedir bu durum hayatımda. Bizim engellilere karşı da, tanımadığımız ve hiç bilmediğimiz tüm kişi ve olgulara dair de Önyargı ile baktığımız bir gerçek. Kalıpyargılar ise, bir topluluk tarafından önyargıların kalıplaşmış ve herkesçe kabul edilir bir hale getirilmiş hali bu durumun. Psikoloji derslerinde ilk öğretilenlerden bu ikisi... Ben girdiğim ve bulunduğum her ortamda önyargılarla karşılaşmaktan bazen usanırdım. Şimdilerde daha çok alıştığıma üzülmem gerekir, ama üzülemiyorum bile. Belki de alışmak gerekir. Sanırım, bu yazı ile bırakılacak bir başlık değil bu başlık... :)

Ben Yokken diye bir başlığa son kez girmişim; 12.10.2017'de; 

Ben Yokken buralarda, Yıllar Geçerken adlı bloğumda yazmaya devam ediyordum esasında. Yazmak istediğim bu kadar kısa değildi. Ben burada yokken çok şey oldu ve her birini diğer bloğumda yazdım diye bu konuyu şimdilik burada bitiriyorum sadece... :)

Gurur Duyuyorsan Sahip De Çık! başlıklı 12.10.2017 tarihinde son kez yazma girişinde bulunduğum yazı ile dönmeyi çok istedim buralara. Bu konu hakkında da söyleyeceğim çok şey var aslında;

Zira Türkiye'nin ev sahipliğinde yapılan Avrupa Ampute Futbol Federasyonu (EAFF) Avrupa Şampiyonası'nın final karşılaşmasında, Ampute Milli Takımımız İngiltere'yi 2-1 yenerek Avrupa Şampiyonu oldu. Ampute Milli Takımımızın şampiyon olduğu 10 Ekim'den sonra, ülkemde engellilerin yaşadığı ortamı düşününce "Sahip çıkmak bir tek şampiyon olduğu zaman değil her gün mümkün olsa" dedim. Ampute Milli Takımımızla ne kadar gurur duyulsa o kadar azdır aslında. Çünkü, bize futbolun ayakla değil yürekle oynanması gerektiğini anlatarak çok güzel bir ders verdiler... Ülkemizde engellilere verilen değer çok bariz ortada, engelli asansörlerini sağlam kişilerin kullanıp engellileri beklettiğinden tutun, birçok yer olsa dahi engelli olmadığı halde engelli otoparklarını kullanan vatandaşlarımızın varlığına dek... Bir tek bunlarla kalsa iyi, en hafifi bunlar var...

Bunları bilip de, herkesin birden Ampute Milli Takımımızla gurur duyması samimi gelmedi açıkçası. Gurur Duyuyorsan Sahip De Çık! adlı paylaşımlarda bulunanlar oldu; engelli otoparklarını kullanma, asansörüleri meşgul etme, engelli görünce göz dikme! Ben bu taraftan yana oldum doğrusu. Çocuğuna öğreten var mı ülkemde, farkları ve farklılıkları? Dünya üzerinde farklılıkları olan birçok kişinin olduğunu öğreten kişi o kadar az ki, kimse başına gelmeden farkına varamıyor; bu acı bir gerçek... Engellilere yapılan ayrımcılığa ve saygısızlığa rağmen gurur duyduklarına emin olamadığım birçok kişi adına yazmak istemiştim bu yazıyı. Ama böyle de olsa yazdım... 

Sen okuyan, bu dediklerimi iyice tart lütfen aklında. Zira, herşey bizler için. Lafta kalmasın hiçbir şey, gurur duyulsa ve yeniden unutuldu. Kimse kimseye yeterince söylemiyor, engelli asansörleri engelliler için, engelli kaldırımları park etmek için değil, sokağa engelliler de çıkabilir senin onları ayıplaman ve kötü gözle bakman arsızlıktır! diye. Farklılıklar konusunda ülkemde fark yaratılmasını istiyorum. Ayrımcılık değil anlayış olsun istiyorum. Yakınının bir çocuğunun üzüldüğüne kimse şahit olmasın isterim. Benim küçüklüğümde üzdükleri gibi üzemesinler onu da, küçüklük anıları ne tazelenebiliyor ne de unutuluyor sonra...


20.10.2017'de Ah İnternet Alemi adlı bir başlık atmıştım ama bu yazıya hiç dönemedim;

Zira öfke yazıları yazabilmem mümkündü, bunu yapmak istemedim. İnternet Alemi'nde herkes öyle güçlü ki, diyecektim. Herkes herkese bir öfke kusma peşinde, savunmaları da çok basit "Paylaştığın her şey için eleştirilere açığım demek istiyorsun." diyorlar. "Afedersin ben senin ağzına s*çarım desem, hakkımdır." diyor. Çünkü ben internete deneyimimi ve de birkaç ufak bilgimi paylaşmışım, benim yaşadığımı yaşayanlara destek olmak istemişim ve yardımlaşmak istemişim... Son zamanlarda internet, bizim için gerçek hayatta olmasını istediğimiz profili çizmeye yarayan bir yer haline de geldi. Ben bu ihtiyacı duymuyorum, birine sırf içimdeki siniri atmak için küfür edemiyorum, bunu hiç yapmayayım da istiyorum, kimseyi tanımadan yargılamıyorum, "reklam yapıyorsun, acındırıyorsun." demiyorum. 

Bana böyle şeyler denmedi ama denmeyecek anlamına da gelmiyor, bugün internet üzerinde her an psikolojik saldırıya uğramam mümkündür yani. Hal böyle olunca, takip ettiğim ve takip etmekten hoşlandığım kişilere; acılarından, sevinçlerinden ve de huzursuzlukla dolu anılarından vuran kişileri görmekten duyduğum rahatsızlığı yazmayı kendi görevim olarak görüyorum. Yani sevgili okuyucu; bu başlıklarla, Didem'in Gözünden adlı bu bloğuma yakışır bir dönüş yapıyorum... Sevdiğim blogger, youtuber tarzı kullanıcıları acılarından daha da sarsılmış hallerini gördükçe, internetin geldiği noktaya çok üzülüyorum...


Günümüzde Sevdalar 20.10.2017 tarihli bir başka başlık atmışım;

Ama bu başlığı ne sebeple yazdığımı tam hatırlamıyorum. Hatırladığım şu var ki, günümüzde sevdaları hafife alıyorlar. Sevilen sevdiğini yerden yere vurabiliyor mesela, bu benim yıllar yılı görmekten yıldığım bir durum... Bir de sevilen kişinin seven kişisini yerden yere vurmakta kendine hak görme gibi bir durumu var. Kız veya erkek de olsa kabul edemiyorum. İnternet ve teknoloji hayatımıza girdi gireli, birbirini küçümseyen ve de eğlence adı altında can acıtıcı eylemler de bulunanlar da çoğaldı. Günümüzde sevmek ve sevilmeyi alaya alanlar ve olumsuz da olsa karşılığı hep sert vermeye alışık tayfa var. Bunlar internete sızdılar. Sevgi ve saygı olgusunu bitirmeye uğraşıyorlar. İstisnalar bulunuyor tabii ki, onları tenzih ederim. İstisnalarımın gönlümdeki yerleri hep ayrı kalacaktır. Önemli olan sevmek ve sevilmek değildir, saygı duyabilmektir de bence her koşulda... Sevilenin şımardığı bir ortam görmek beni üzüyor. Ama bu saygıyı gören ve gösterenlere de teşekkür edesim geliyor, zira karşısındakine saygısı olan kişiler kendilerine de saygılıdırlar bana göre... 


Yakın bir tarihte, 27.10.2017'de - Yeni Nesil Aşklarda Bile, Aşk Vazgeçmektir Önce diye bir başlık attım;

Okuduğum hüzünlü bir hikayeden sonra atmıştım bu başlığı. Uzun zaman oldu bir karşı cinsime aşık olmayalı, gönlümü kaptırmayalı. Ama okuduğum hikaye bana bunu derinden hissettirdi. Değişmeyen olgulardan biri şeklinde, birini seviyor isen eğer, o seni sever veya sevmez, ama vazgeçmeyi de bilerek girişmeli insan bu sevme işine... Üzücü ama durum bu imiş diye hatırlayıp atmıştım bu başlığı. Aşk vazgeçmek de olsa önce, sevgi bazen kabullenmezmiş vazgeçmeyi. Vazgeçmek zor olsa da, olmayacak aşka duyulan isteği tüketmenin yeri akıldan geçermiş. Nihayetinde ne olursa olsun, aşk vazgeçmeyi bilmeyi de gerektirirmiş. Böyle şeyler işte, eski anılarım depreşti. Neyse... :/


Ve Son Yazı Başlığım "Farklılıklara Açık Ol!", 09.11.2017 tarihinde başlık attığım üzere;

Sevgili Okuyucu; direk bu başlık ile giriş yapmak uygun düşmez diye, bugün bu yazı ile giriş yaptım buraya işte... Bilinçaltım öyle şeyler vurguluyor ki, farklılıklar kendi açımdan baktığım için mi bilmem çok önemli geliyor. Sizden ilk istediğim farklılıklara açık olmanızdır. Hayat bize günümüz teknoloji ve değişimi ile, eskisinden olduğundan daha fazla farklılıklar sunuyor. Eskiden apur supur davranırlarmış, ucube derlermiş farklı olan herşeye. Ama şimdilerde günümüzün güzelliği baki, teknoloji elimizin altında ve okuyacağımız göreceğimiz o kadar bilgi var ki...

Ben varım, benim gibiler var; benden daha kötüleri de daha iyileri de var! Farklılıklara açık ol, çoluğuna çocuğuna anlat benim gibileri! Şişmanları da anlat, zayıfları da anlat. Konuşamayanı da anlat, dışarıda yardımına ihtiyaç duyanı da. Senin anlatmadığın her şey, yarın öbür gün karşına çıktığında daha utanç kaynağı olabilecek olaylara dönüşüyor. Benim 6 yaşında bir yeğenim var ve bu sıralar farklılıklara karşı farkındalığı fazlaca arttı. İrtibatımızın konuşma odaklı kuvvetli olmasından ötürü soruyor bana. Ve ben yeğenime şöyle anlatıyorum bu konuyu;

"Benim gibi farklı insanlar var hayatta; kimisi yürüyemiyor, kimisi zayıflayamıyor, kimisi şişmanlayamıyor, kimisi kısa kalıyor, kimisi ise çok uzun boylu oluyor. Bunlar hayattaki farklılıklar. Sen bana da olabilirdi diyerek "Farklılıklara Açık Ol". Üzmemek için kimseyi, kötü bir tavırda bulunmamaya çalış." 

Benim yeğenim beni anlıyor, benim gibi kişileri görüp kötü bir şey yapmadığını ve çok uzun süreli de bakmamaya çalıştığını söylüyor. Anlatacağınız tek şey, var olduğumuz. Farklılıklara duyarlı bir nesil yetiştirmek adına, "yıllar geçerken" adlı bloğumda da ara ara istediğim gibi küçük bir şey istiyorum. Hepimiz adına, gözlerimizi açmamızı ve hayatlarımıza her birimizin ihtiyacı olan bir şeyi eklemenizi istiyorum; Farkındalıklarımızı...

Okuduğunuz için teşekkür ederim, bir dahaki yazımda görüşmeyi dilerim. Sevgilerimle... DK. :)

17 Ağustos 2017 Perşembe

Sorun Yaratanlar, Çözüm Üretenler


Önce sorum ile başlayayım; Bir sorun ile karşılaştığınızda sorunu büyütenlerden misiniz, çözüm üretenlerden mi? Cevabını verdi iseniz, ben size gözlemlediklerimi anlatmaya başlayayım diyorum. :) 2 aya yakın süredir yine buraya yazamamamın ardından, ne zamandır bahsetmek istediğim bir konuyla girizgah yapabiliyorum şükür. İyi okumalar... :)


2017'nin ilk 5 ayında, hayatın her alanında olmadığını göreceğimiz anların az olduğu kadar sorunlarla karşılaştık. Allahım çözülemez sorunlarla karşılaştırmasın inşallah, hayatın bir gereği daha bunlar diyebiliyor bazen insan. Hayatı deneyimleyebilmemizin sebebi, ufaklı büyüklü sorunlar zira... Her sorun çıktığında, şu iki ayrı insan çeşidini de görüyoruz tabii; sorunu çözmeye odaklananlar, sorunu büyütmeye odaklananlar... Şüphesiz ki ikincisi benim için en tehlikelilerden...

Sorunlar çözülebilmeye odaklanılarak yok edilebilir zira veya yok edilmese de en az hasarla ancak bu yöntemle çıkabiliriz içinden. Tabii günler geçer ve sorunlar oluşurken, çevremde olan insanların sorun yaratmaya daha da odaklandığı zamanlar gelmeden olmuyor. İnsan bir kez sinirinin mahkumiyeti altına girmeye görsün; iş daha da uzuyor, sorun çözülmüyor ve daha da büyüyor. Sorunu büyütmeye odaklanabilenlerin içinde biraz olsun mazoşistlik olduğunu bile düşünüyorum bu durumlarda da bazen...

Çevrenizde birkaç sorun odaklı bakan kişi varsa, çözmeye çalıştıkça siz de onlarla batıyorsanız içe, yardımcı olacak çözüm odaklı birilerini bulun kendinize. Çünkü sorunu çözmeye tek başına insanın gücü yetemiyor, mazoşist yanına sahip olamayanların karşısında iken bazen...

Böyle anların buhranını anlatarak devam edecektim bu yazıya ama vazgeçtim şu an. Esas olarak çözüme odaklanmamızın öneminden yola çıkarak anlatmalıyım düşüncelerimi, diye düşünüyorum... Sırf bu çözüm değil sorun odaklı yaklaşımlar sebebiyle, küçüklüğümdeki küslüklerin hiçbirini sevemedim ben. Saçma sebepli kavgalarımız olur ya hani küçükken, küçüksün o kavgayı hırsının ve sinirinin kurbanı olacak boyuta getirip uzatır da uzatırsın... O küslükler ve habire harp ortamları, benim küçüklüğümün en büyük buhranları oldu resmen. Şimdi hala küçük bir tartışma olup, yanımda birilerinin yüzü veya sesi endişelenmemi gerektirecek boyuta ulaştığı zaman tedirgin oluyor ve oradan uzaklaşma hissiyatı yaşıyorum. Dünya boyutunu değiştiriyor benim için sanki, değişik duygulara giriyorum. Aşırı adrenalin depolaması yaşamış gibi doluyor içim, uzarsa ağlamak ve dünyaya isyan etmek istiyor içim... Neyse ki bu durumlarla baş edebilmeyi geçte olsa biraz olsun öğrenebildim...

Kim sever bilmiyorum ama hiç sevmiyorum kavga etmeyi. Tartışacağım kişileri bile sevdiğim ve değer verip değer verildiğimi bildiğim kişilerin sayesinde yönlendirilerek sakinleştirilerek seçer oldum bu sebeplerden, yıllar geçtikçe. Zira karşımdaki istediğim seviyede, ağır ithamlara başvurmadan konuşma çerçevesinde devam edebilir ve bana diş gösterecek boyuta erişmezse zevk alabiliyorum o ortamdan. Aksi beni aşırı geriyor. Ben hiçbir zaman bir tartışma ortamına girebilecek şekilde yetişmedim veyahut öyle bir yapıda biri olmadım galiba...

Demek istediğim, soruna veya konulara sorun odaklı değil çözüm odaklı bakabilenlerle daha iyi anlaşabildim.. Zira ben tam tersi sinir ve hırsa bağlı yaşayabilen biri değilim. Hayatımdakilerin çoğu da böyle olsun isterim; kinine, sinirine ve hırsına yenilip, dünyayı da seni de ve kendisini de gözü göremeyenlerden değil... E sorun bazen öyle büyüyor ki büyük kavgalara ulaşabiliyor biliyorsunuz ki; bu bölgede siz sorunlara çözüm bulmaktan yana iken, illa hayatınızda sorun odaklı olanlar çıkıp olayı büyütebiliyor. İnsanız çabalayalım istiyorum, çabalayalım. Hayat daha yaşanılabilir olsun...



Ne yapılmalı sence peki, derseniz;

Benim için bir insan sorun esnasında yapısını belli eder. Çözüm odaklı yaklaşandan yana olmayı tercih ederim o sebeple. Sakin olunmalı bu çerçevede bence... İnsan sorunlara yaklaşımlarıyla da kendini en iyi şekilde belli edebilir, yaşama ve de yaşamlar içindeki yerini belirlemede de ancak böyle bir yer bulabilir...

Gelgelelim, günümüz koşullarında ortalığın günden güne daha da sinirli olmasının, her çevreye zarar verdiğini ve bunun sebebinin de doğru iletişimin olmayışına bağladığımı söylemeliyim. Çoğu kişinin kendisine bile tahammülü kalmadığı günler yaşadığını elbette ki görüyorum. Ama sorunlarını çözememelerinde tek yönden bakıyor olmalarının da etkisinin olabileceğini unutuyor insanlar... Herkes bu dediğimin zorluğundan bahsediyor da, çok az kişi o zorlukla başetmeyi seçiyor bence yani. Her iki taraf da kolaya kaçınca, kavga tartışma ve devamında çözülemez sorunların oluşumu da kaçınılmaz oluyor.

Sorun esnasında, sakinliği seçen kaç kişi var dersiniz? Bir araştırma yapılsa veya yapılmış olsa, bana göre gördüğüm birçok tartışma ve kavgadan yola çıkarak (Ömrüm boyunca) toplasam 20'yi geçeceğini sanmıyorum. Düşünsenize bir kavgada tek kişi değil, her iki taraf da sakinliği seçse? Ama ilişkilerde bile, hep "en azından tek taraf sakin olacak" diyor. Ve sorun hep biri için daimi kalıyor! Ki çok az kişi de görmedim ömrüm boyunca; ilkokul, lise, üniversite okumuş ve de birçok hastanede bulunmuş birçok ortama annem ve babam sayesinde engelli de olsam girebilmiş ve belki de bu engelim sayesinde belli yerlerde oturup gözlemleyecek şekilde fırsatları bulabildim.

Elbet tüm bunlar benim gözümden ortaya çıkan fikirler, ama bu söylediklerimin örneklerini çevremizde görmeyi arttırdığımız günler yaşamaktayız. Herkes sinirli, herkes kavgaya kıran kırana hazır, en kolay yöntemi hiçbir zaman seçmeye yaklaşmayan tonlarca insanla dolu bir ülke olduk çıktık. En yakın çevremde görmeye dayanamadığım bir durumu, gün içerisinde trafikte, sokakta veya apartman içinde görmek de acayip can sıkıcı... Sebebi, sorunları çözmeye değil büyütmeye odaklanmaları insanlarımızın...


Bence yaklaşımlarımızla ve sorunlara karşı geliştirdiğimiz oluşumlarla; dünyayı ve de çevremizdekileri etkiliyoruz... İstediğim ve istediğimizi düşündüğüm; hayatı sevgi ve saygı çerçevesinde yaşayabilmek, şayet bunu eskiden başarabildiğimizi hatırlayabilirsek... Siz sorun yaratanlardan değil, çözüm üretenlerden olun lütfen. Sizden isteyeceğim en önemli şeylerden biri; dünyayı nasıl bulduysanız öyle bırakmanız değil, geldiğiniz bu dünyayı daha güzel bir yer olarak bırakabilmek için uğraşmamız. Bunun için de yapabileceğimiz en temel şey, kendimizi ve bizden küçük büyük herkesi bu sakinliği hayatına yerleştirebileceğini öğretmemiz olacak...


Stres diyoruz, çağımızın en büyük hastalığı. Peki ya sorunlara çözüm odaklı bakamadığımızda ortaya çıkardığımız yegane davranış, stres unsurunun içine atılmak değil mi sizce de?

Belki de birilerinin bu yazımı okurken, neler de zırvalıyor diyebileceğini de hissediyorum şu an. Neden diye sorarsanız, bu duruma baktığım çerçeveden bakamayanların beni sorunlu gördüğünü de biliyorum. Oysa tek istediğim, huzurun bozulduğu anlarda huzuru daha fazla bozmadan mutlu yaşayabilmek adına çözüm odaklı bakabilmek. Bir anlaşmazlık, bir olamamazlık, bir hastalık, bir buhran veya birkaç kişinin arasındaki sorunun içinden çıkabilmenin tek yolunun bu olduğunu düşünüyorum...


Yazımı buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Bu yazımın devamının başka şekilde gelebileceğini hissettiğimi de belirtmek isterim. Bu yazı yazılmalı ve gözlemlerim dökülmeliydi bu yazıya öncesinde... Sorunlara sorun katarak yaklaşanlardan değil, çözüm üreterek yaklaşanlardan olmamız dileğimle. Sevgiler... :)

2 Temmuz 2017 Pazar

2016-2017 Türk Dizilerinin Finalleri... - #didemingozunden


Türkiye'nin yarısından çoğu son birkaç senedir "Ben dizi izlemiyorum, hep belgesel izliyorum." diyorsa, "Türk dizi değil, hep yabancı dizi izliyorum." diyenlerimiz çoğunluktaysa  da, her Türk'ün takılı kaldığı birçok dizi var. Biz "Asmalı Konak" "İkinci Bahar" "Baskül Ailesi" "Çılgın Bediş" "Zerda" "Sıla" "Çocuklar Duymasın" "Ayrılsak da Beraberiz" "Sihirli Annem" isimli dizilerle büyümüş bir nesiliz. Gelgelelim bu dizileri sayınca da insan şunu düşünmüyor değil; "Harbiden o dizilerden şimdiki dizilere ne ara geldik?" 

2016-2017 dizi sezonu; Türk dizilerinin epey şekil değiştirmiş halleri ile, entrikanın dibine vurarak bizi dumura uğrattığı bir sezondu yine resmen.
Öyle ki, akla hayale gelmeyecek entrikaları dizilerimizde görmeye devam ettik ve bu entrikaları oluşturarak zaten toplumumuzu toparlanamayan noktalarına kötü örnek oluşturulabildiğine ve de yaraladığına inanıyorum. Biten dizilerimiz içerisinde doğruyu göstererek entrika yapar gibi bir dizimiz de vardı ama geleceğim oraya da...


Uzun zaman sonra yeni bir yazı ile ve gözlemlerimle karşınızdayım. Birkaç hafta gecikmiş olduğunu düşündüğüm ama nihayet yayınlayabildiğime de sevindiğim bir yazı. İyi okumalar... :)

Not; Bu yazımdaki resimler, Google Görsellerden alıntıdır...



Entrikaya karşı mıyım? Bazı yerlerde evet, bazı yerlerde hayır. Hemen anlatayım şöyle ki, Entrikayı cinliğe vuran dizilerimiz var mesela; ne polis var ne kötülerle savaşanlar var, bitmeyen bir entrika ve asla sevdiklerine göz açtırmayan "sözde sevdalılar". Ben bunlara karşıyım. Her dizide muhakkak bir sevdiğini iddia edip, esasında takıntılı karakterleri izlemekten BIKTIM!

İlla psikolojiden dem vuracaksanız, takıntılı insanlara doğru tavırlarla onları yollarından vazgeçmesi gerektiğine inandırın dizilerimizle. Zira kadın cinayetlerimiz de çoğu cinayetlerimiz de bu takıntılı sevdalılar sebebiyle gerçekleşiyor bence!

Bu sezon sonunda yayın hayatına veda eden 4 dizinin finalini ve bir dizinin de sezon finalini izledik ailecek. Yorumlamak istedim, gözlemlediğim kadarıyla... Geç kalmış ama zevkle yazacağım bir dizi. Hepsini değilse de, sinir etmeden seyrinde giden dizileri takip etmeyi seviyorum; heyecanlı oluyor; :)

Hayat Şarkısı



Eğer senaryosu ayarlansa idi seneye bile devam edebilecek ama tadında bitirilebildiğine sevindiğim 2 dizi sezonu boyunca oynayan; romantik komedi tadında, entrikası ile güldüren ve güldürürken de aileye bağlılığı tatlı kıvamıyla aşılayan bir dizi idi Hayat Şarkısı. Salı ve Çarşamba günlerimin eğlencesi, 9 Haziran 2017-Salı günü bitti. Bakın entrikası bol ama doğruyu gösteren yanlarının çok olduğunu düşündüğüm dizi buydu. Hem eğlendiren hem romantizme boğan hem de doğruya yönlendiren öğretileriyle dolu bir dizi idi. Hülya'yı doğru yola yönlendirdik, bol entrikası ile epey eğlendikten sonra sonunda...

Kısaca bahsetmek gerekirse; küçüklüğünden beri Kerim'e aşık olan Hülya, büyüdükler sırada ablası ile evlendirilmeye karar verilen Kerim ile evlenmeyi başarır. Kerim evlenene dek sabretse de, düğün sonrası Hülya'yı terk eder. Hülya kendine güvenen bir kızımızdır, Kerim'i kendine aşık etmeye ve bu yoldan vazgeçmemeye söz verir kendisine...

Savaştığı sıralarda; Almanya'ya kocasının yanına gitmesiyle beraber, entrikalarına bir ortak olarak Mahir'i bulur. Finale dek savaştı da zaten. Çok an yaşandı, Hülya'ya hem üzülüp hem de çok güldük. İzleyenlere birçok açıdan hitap ettiğini düşündüğüm bir dizi idi. Oyuncu kadrosu tatlı mı tatlı idi, özellikle anne (Seray Gözler) ve baba (Ahmet Mümtaz Taylan) rollerinde oynayan oyuncular dizinin tadına tat katıyorlardı...

Gelgelelim 2. sezon sonunda final veren Hayat Şarkısının Final bölümü, nihayete kavuşturulan noktalarıyla klasik dizilerimizin finallerinden değildi. Birincisi Mahir'in giderken ağlaması, Hülya'ya aşık olduğuna emin olmamızı sağladı. İkincisi, Hülya'nın seviyorsa da kendini ezdirmemesi kadınlara güzel bir örnek oldu. Üçüncüsü de finalde de belirtildiği üzere, ailesine ve evine bağlı olması gerekenin sadece kadının değil erkeğin de olması gerektiği fikrini en anlamlı şekilde işleyen bir dizi idi Hayat Şarkısı...

Finalinde de kendinden ödün vermeyip hem güldürdü hem ağlattı hem de şaşırttı... Hülya düğün tazelemelerinin sonunda Kerim'e mektup bırakıp kaçtı finalde. Amaç Kerim'e en başta kendisinin ne hissettiğini anlamasını sağlamaktı. Ve başarılı da oldu yine Hülya; Mahir'i Almanya'ya uğurlayıp gecenin ileri saatlerinde eve döndü. Kerim ile Hülya'nın son sahnede konuşmaları da enfesti ki, dizi tarihimize adını altın harflerle yazarak geçti bence... Dediğim gibi, Salı ve Çarşambalarım eksildi ya! Ben özellikle 2.sezonda takip ediyordum ve galiba en güzeli de ikinci sezondu. :) Entrikalarına daha alışmıştım, Hülya'nın kılıktan kılığa girmesini ve Kerim'in aşık ama ne yapacağını bilemez hallerini çok sevdim. Dilerim başlayacak yeni dizilerimize örnek olabilir ve böyle güzel diziler izlemeye devam edebiliriz...


İstanbullu Gelin


Bu sezon başlayıp, ilk sezon finalini yapan İstanbullu Gelin; kadrosu ve hikayesinin gerçek hikayeden alındığının belirtilmesiyle, Bursa'da çekilen bir dizi. Başrollerinde Aslı Enver ve Özcan Deniz'in oynadığı, ama geri kalan kadrodaki isimlerin de başrolleri aratmadığı aşikar. Hikayesi biraz olsun Asmalı Konak'a yakın hissettirdiği için bu kadar sevdik bence. Zira biz ailenin bir arada oturmasına ve aile durumları izlemeye bayılıyoruz. Biz aile birliğini seviyor ve bunlardan örnek alıyor veya yanlışları tartışıyoruz.

Sezon finali bir garip bitse de, her şeyin çözüldüğü gibi bir durum da ortaya çıksa; biliyoruz ki asıl olarak dizi bundan sonra başlayacak. Süreyya'nın bebeğinin düşmesi sonrasında, tam toparlanmışken kocasının ona "haklı sebebi de olsa" çocuğu olan doğum doktorunun eski sevgilisini saklıyor olduğunu öğrenmesi; Fikret'in ayrı anneden bir kardeşlerinin daha olduğunu öğrenmesi; Kötü gelinimiz olan Fikret'in eşinin, sezon finalinde Faruk'u -sevdiği için- karısından ayırma planlarından vazgeçmesi bir tek bölümde oldu...

Şu an bir kez daha farkına vardım ki, biz ne izlemişiz be... Bu dizi tek başına ele alınmalı bence bir gün. Güzel, yer yer üzücü ama bir o kadar da aile dizisi olduğu için izlenmeye değer bulduğumuz bir dizi ailecek...

İçerde



Sezon boyunca bir kez bile izlemediğimiz ama nedense finalini izlediğimiz bir dizi oldu. Dolu dolu bir yorum yapamayacağım. Annem ve babamla beraber benim de fragmanlardan ve magazin programlarından hikayesini bildiğimiz kadarıyla izledik finalini ve en azından mutlu sondu dedik. Ezel'den beri en güzel dizi denildi hep yayın hayatı boyunca; her ne kadar İçerde dizisini izlememiş de olsam, Ezel dizisiyle bir tutulamayacağını düşünüyorum. Senaryosu, kadrosu ve de iki dizinin de işleyişi açısından. Elbette güzel olduğuna inanıyorum ama Ezel de bu dalda başka güzeldi ya... :)

Anne



Anne dizisi biten sezonda başladığı gibi, sezon sonunda da biten bir dizi idi. Sezon finali yapacak diye beklerken birden final yaptı o kısmını anlayabilmiş değilim. Ama film eksikleri kadar fazlalığı da barındırıyordu içinde. Japon dizisinden uyarlama olan dizi aynı isim, aynı senaryo ama bizim dizi kültürümüzde eksik kalan yanları ile hakim olduğunu düşündüğümüz bir dizi oldu bence...

Anne; Geçici olarak öğretmenlik yaptığı kasabada, öğrencilerinden Melek'in şiddete uğradığını gören Zeynep öğretmen, önce öğrencisinin ailesiyle görüşür ve daha sonra istismarın devam etmesine neredeyse ölmek üzere iken Melek'i bulduğunda şahit olur ve onu üvey babasının eziyeti- özannesinin ihmalkarlığından kurtarmasının hikayesini anlatıyordu... 

Yasaların ve toplumumuzun, aile bağlarında böyle konularda yeri gelince daha fazla korumacı olmasını anlayamayışımızı da anlatıyordu film. Ortada bir istismar söz konusu ise, tek kurtuluş yolu anneden babadan ayırmak olması gerektiğini anlatan ve düşündüren bir filmdi. Çocukların her şeyimiz olduğunu unutmamak dileğimle; bir çocuğu sevmek için illa doğum yapmak gerekmediğini ve sadece sevdiğin için de bir çocuğun uğruna çabalarını sonuna kadar harcayabileceğini gösteren Zeynep Öğretmen karakteri için senaristlerine ve oyunculara teşekkürlerimle...

Her ne kadar Anne dizisinde Melek ve Turna isimlerini kullanarak ağlamasıyla tepkileriyle oyunculuğunu en iyi şekilde gözler önüne sürüp bizleri çok üzen Beren Gökyıldız'a, ömrü boyunca güzel bir hayat dilemek içimden geçen bu dizi adına en belirgin yorumum... 



Kara Sevda; 


İki sezondur, Emir karakteriyle bizi kötü karakterlerin sinir ederken de güldürebileceğini ve zaman zaman kötü karaktere bile kızamayacağımızı öğreten bir dizi idi Kara Sevda. Öyle ki, Kemal ve Nihan kavuşmaz iken, birçok bölümünde bu ikili kavuşayım derken Emir Nihan'ına kavuşacak galiba dedirtti başlarda... :) En azından bana öyle bir his geldi zaman zaman...

Emir bu dizi sezonunun en takıntılı sevenlerindendi ve ben en çok da bu takıntılı rollere karşıyım dizi hayatımızda işte. "Karizmatik birini koyunca o role sinir hissiyatında bulunamayacağımızı mı sanıyor acaba senaristler" dedim 2. sezon boyunca. Tamam, Emir karakteri gerçekten karizmatikti ama birisi sizin istemediğiniz her şeyi size dayatıyorsa bir noktada güzel gelebilir belki; o da hastalıklı bir yapıya sahip değilseniz.

Emir herşeyi kendi hesabına uydurabilecek kafada bir takıntılı sevdaya sahipti. Dizide, Kara Sevda olarak Emir'in sevdasını da gösterdiler ama o sevda değil hastalıktı...

Finaline doğru; izleyicinin gönlü olsun diye uğraşılıp Kemal ve Nihan'ı birleştirdiler de, ayırmak için büyük organizasyonlarla beraber finalde Nihan'ı yine Kemal'den ayırdılar; Emir'den de bu sayede kurtarabildiler zaten, Kemal'in ölmesi şartıyla gerçekleşebildi bu durum...

Entrikası ve reytingi bol, bir an gözden düşmeyen 2 sezonluk bir yayın hayatı oldu Kara Sevda'nın. Magazinsel boyutu ile de çok konuşulup ayakta tutulduğu da tarafımca doğrulanabilir. Sette veya yeni bölümlerinde konuşulan bir dizi idi, 2 hafta önce bitip entrikalar dizisinden kurtulabildiğimiz bir final oluverdi...

Dilerim Kara Sevda gibi diziler çok sık gelmez de, biraz da eğlenceli boyuttaki dizilerle karşılaşabiliriz önümüzdeki dizi sezonlarında... Finalinde Kemal Nihan'a şöyle demişti bu arada;

Ne Demiş Mevlana; Can'ı canan'a teslime hazır değilsen "ben aşk'ım" deme kimseye... 

Evet, aşka sahip çıkılması şart; "sevdiğinin de gönlü sende ise." Deyip, buradaki esas noktaya değinip geçiyorum Kara Sevda konusunu da... :)


Cesur Ve Güzel



Tutmayacağını hissettiğim ve her ne kadar tutuldu denilse de, başladığı sezonun sonunda bitmesi ile tutulmadığını gösteren dizidir benim için Cesur ve Güzel. Öyle ki bu dizi bana şunu dedirtti; ne Kıvanç Tatlıtuğ eski Kıvanç Tatlıtuğ idi, ne de Tuğba Büyüküstün'ün eski Tuba Büyüküstün olduğu bir dizi idi. Oyunculuklar fiyasko idi ve cesaretten yana gazetelerin bile yazdığı üzere bir durum yoktu. Kıvanç Tatlıtuğ'un eski oyunculuklarını ve tarihe altın harflerle yazdığı sahnelerinden hiçbirinin olmadığı bir dizi idi.

Hal böyle olunca üzdü efendim; Aşk-ı Memnu ve Asi'deki oyunculukları aramak kötü bir histi çünkü. Güzel güzeldi de, Cesur pek cesur değildi işte... Varsın gerisini de siz hesap edin, ki izleyenler anladı bile beni...

Finaline gelince; yayın hayatı bitti, finali çok muallakta giderken mutlu sona bağlandı ve "en azından finali iyi" dedirttirdi. Uzun uzun anlatabileceğim tek sahnesi ilk bölümündeki Cesur'un Sühan'ı canı yanan atın üstünden düşmekten kurtardığı sahne idi...

Yine de tüm emeği geçenlerin emeklerine sağlık ama başrollerin eksikleri çok anlam teşkil ediyordu bence... Daha iyi dizilerde, iki oyuncuyu da görebilmek dileğiyle...


Yeni sezona bu sezondan sezon finali yapıp devam edecek iki dizimiz var; biri İstanbullu Gelin, diğeri de Yeni Gelin. Önümüzdeki sezon gelinlerden yanayız yani anlayacağınız. =) Yeni sezonda, daha komik ve daha entrikadan uzak romantik diziler izlemek istiyorum; dizi sektöründeki büyüklerimize duyurulur! =) Okuduğunuz için teşekkürlerimle...

20 Nisan 2017 Perşembe

Cümlelerin Gücüne İnanır Mısınız?


Cümlelerin gücüne, ağzınızdan çıkan veya duyduğunuz sözlerin hayatınıza etki ettiğine inanır mısınız? Ben kelimelerin ve cümlelerin gücüne çok inanırım! Bu oldum olası böyleydi galiba. Beni kötü cümleler motive edemedi pek mesela. "Yapamazsın ki" diyen birinin cümlesi, bana kısa süreli bir gaz verir oldu ancak. Bazen çocuksu takılmak istersem, onun yapamazsın dediği şeyi yapmaya zorlayabildiğim olur kendimi. Ama yine de, o benim içimde yapmaya yetecek gücün varlığıyla olur ancak. Sizde de böyle midir acaba? Merak ettim şimdi vallahi! :) Umarım yorumlarınızı paylaşırsınız benimle...

İnternetin hayatımıza girmesinin yaygınlaşması ile bu durum günümüzü ve gecemizi de etkiler oldu bence. İyi haberler okursak, oradaki güzel cümleler bizi olumlu yönde motive ediyor günün devamı için. Peki ya kötü haberler ve kötü cümleler? Evet, bu noktada da kötü fikirli ve kötü niyetli kimseler amacına ulaşabiliyor çoğu zaman... Bu gibi durumların üstesinden gelebilmem, bazen birkaç dakikalık motive edici paylaşımları bulana dek zor oluyor. Şükür ki, takip ettiğim kişiler ve örnek aldığım enerjiler sağlam kişiler, diyorum o noktada da. Bir paylaşımlarını görmek veyahut tebessümlerine şahit olmak yetiyor toparlamama... :)

Size sorum şu; gün içerisinde karşınıza çıkan cümlelerin sizi etkileyip etkilemediğine dair bir tespitiniz oldu mu kendiniz için?
 İnstagram veya Pinterest kullanıcısı iseniz, bu olumlu veya olumsuz şekilde olmuş olmalı sizin için de...



Günümüz gereği, artık olurlardan çok bir "olmaza" teslimiyet hakim. Bu nasıl mı? Herşey elimizin altında. Ve kötünün cazibesine kapılmak, çoğumuz için de en kolayı. Hele ki mizacınız o yöne doğru epey yatkın ise... Üstteki fotoğrafım, 2007-2008 yıllarında çekilmiş bir fotoğrafım. Ve üzerine yazdıklarım, beni motive eden ve fotoğrafı shoplarken aklıma gelen kelime ve cümlelerden sadece birkaçı... Hayatımdaki dostlarımdan ve sevdiklerimden destek almaya ihtiyaç duyduğumda, bu kelime ve cümle öbekleri bana iyi gelenler oluyor. Etrafımdakilere destek olurken de yukarıdaki cümlelerin birçok benzerini kullanıyorum. Yürekten geliyor bunlar üstelik, hayatımızı düzelteceğine ve bulunduğumuz durumlara pansuman olacağına inancımla beraber. Biliyorum ki, destek "olumsuz"u çağırarak işe yarar hale gelmiyor. Sizde cümleleri hafife almayın isterim doğrusu...


Gelin bakın nedenini kendimce açıklayayım size;

Ne zaman kötü bir durum hakim olsa ve ben daima kötü yollu şekilde çözmeye çalışsam işin içinden çıkamaz halde buluyorum sizi. Buna örnek cümleler şunlar mesela; "Benim şansım bu zaten, şanssızım işte ya!" , "Zaten bir kötü gitmeye başladı mı hep kötü gider!", "Mutluluk çok uzak." , "Böyle olacağı belli idi, çok gülmüştüm!", ...  Daha nicesi var elbet, tahmin edilebileceği gibi. Her biri, içinde bulunulan durumu daha da vahimleştiren sözcük öbekleri bana göre. Elbette insanoğlunun bu anlara da ihtiyacı var, bunu inkar edemem. Sonuçta; "Dibe batmadan, çıkmasını bilemezsin." ya da "Düşmeden, ayakta olmanın değerini anlayamazsın."gibi gerçeği gözler önüne seren cümlelerimiz var, bunların da hayatımızın bir parçası olduğunu bizlere hatırlatan...

Ama böyle anlarda, tecrübe ile sabittir ki; durumu vahşet şekilde gömülme derecesine getirmeden bir an önce çözüm sürecine geçmeyi kabullenmek gerek. Bu durum elbet kolay değil ama içinde bulunduğunuz duruma bir kez de siz gönüllü halde batmayın yeter. Cümlelerinizi iyi seçtiğinizde, kendinizi sakinleştirmeye çalışarak durumu daha iyiye doğru götürebileceğinizi veya durum iyiye gitmese de sizin daha iyi hissettiğinizi göreceksiniz... :)


Neden bu durumu yazı konusu ettiğime gelirsek;

Günümüzde, özellikle de bizden önceki zamanlarda da yaşamış büyüklerimizde maalesef göremediğimiz bir durum bu benim gözlemlediğim kadarıyla. Bir çocuk veya bir birey "anti-motivasyon" cümlelerle büyütülebilir veya motive edilebilir sanarak, "Bundan zaten adam olmaz" , "Babası veya annesi ne idi ki bu da o olsun." , "İleride çok çektirir bu bize." , "Zaten hiç çalışmıyorsun!" , "Kafan mı almıyor!" , "Yapmaya çalışmıyorsun.", "Zaten o sana fazlaydı.", "Ben sana demiştim!", "Kendin ettin, kendin buldun!", ... gibi gibi cümleleri çocukların, evlatlarının ve yanındakilerinin üzerinde yeterince baskılamışlar ve baskılamaya devam ediyorlar...

Elbet bu durum böyle gelmiş böyle gidiyor, halini almış zamanla... Büyük büyüklerimizin inandıkları doğruları değiştirmek, yetişme koşullarından sebep daha zor. Ama şimdiyi toparlamak biraz daha elimizde... İşte ben cümlelerin gücüne bu noktada daha da değer verilmesi gerektiğine inanıyorum tüm bu sebeplerimle. En nihayetinde, ettiğimiz iyi bir duanın veya bedduanın bize de döneceğine nasıl inanıyorsak, tüm hayatıma da bu durumu yerleştirmiş bulunuyorum işte... Etrafımda konuşulan en ufak bir "lanet, bela, beddua" içerikli cümlelere tahammülüm yok. Bir ortamı veya birilerini, olumsuz cümlelerle doldurup taşıranlara ve bunu hayatının hiçbir anına olumlu cümle sığdırmamaya kadar götüren kişilere de zamanla tahammül edemez olduğumu fark ettim. Kaldı ki bir çocuğun böyle cümlelere maruz kalmasına da tümden karşıyım...

Biliyorum; birçok ebeveyn ve büyükler, bazı kesimin böyle laflardan anladığını iddia ediyor. Bana göre durum çok başka. Küçük veya büyük, yaşı ne olursa olsun; sizin motive etmek amacıyla kullandığınız iğneleyici laflardan çoğu kişilik bozukluklarına kadar götürebilir insanı bana kalırsa. Bilimsel konuşmuyorum elbette, ama okuduğum ve gözlemlediğim kadarıyla durum böyle bence.

Kötü örneklerle büyütmeyi savunanlar, bizim bir nesil büyüklerimiz olan anne babalarımızdan çok, onların büyükleri... Bu konuda az biraz daha şanslıyız ki bu durumun varlığından bahsettiğimizde, şimdiki nesillere ve bir büyüklerimiz olan anne-babalarımıza bu durumu kabul ettirebiliyoruz. Mesela büyüğünüzden aklınızda kalanların çoğu motive etmenin aksine sizin kişiliğinize hakaret eden unsurlar olsa, ne anlamı olurdu ki başardıklarınızın? Oysa, desteklenerek yaptığınız her işin ardından övünerek söyleyebiliyorsunuz; "bana inandılar!" diye. Bana kalırsa; bundan ala övünç kaynağı yok denecek kadar az, birinin size inanıp güvenmesi müthiş bir motive kaynağı (Benim için en azından böyle). :)

(Şükür ki ailem beni motive etmek konusunda, eksi durumda etkilemedi hayatımı. Ama elbette ki beni ve çevremdekileri olumsuz şekilde etkileyenler oldu ki bu yazıda onlardan da bahsedebiliyorum şimdi...)



Size demek istediğim, Cümlelerin Gücüne Güvenin; 

Size verilen olumsuz cümlelerle yetinmeyin; okuduğunuz kitaplardan, izlediğiniz filmlerden, takip ettiğiniz arkadaşlarınız veya internet aracılığıyla tanıdığınız hesaplardan güzel cümleleri almayı ihmal etmeyin. İnanın ki; içtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava kadar gerekli. Duanın gücü de bu olgunun içinde benim için...

Size dünyanın en güzel reçetesini yazmak isterim, cümlelerin gücüne inanan biri olarak; günde 3 öğün kendinize güzel sözler söyleyin, kimseden beklemeden kendinizi sevin ve kendinizden başlayıp çevrenizdekilere de güzel cümleler söyleyerek güne devam edin... Bir çiçeği bile kuru kuruya sulamanın yanında güzel cümlelerle desteklerseniz, gelişimi daha verimli ve daha güzel olur ya; işte bu durum da aynen böyle...

Bir diğer reçetem de şu; günümüz gerekliliği olarak, birbirimize güzel düşünceler ve güzel enerjiler yaymamız gerektiğini düşünüyorum. Her yer kötü haberle, her yer içi fesatlıkla dolu düşüncelerle, kavgaya meyilli paylaşımlar ve karşıt görüşlü olana sataşmaya yer arayan insanlarla dolu. Oysa birbirimize zıt fikirlerimize rağmen, seven gönlümüz ve günlerimizi güzelleştirebilecek cümlelerimizle yanaşsak fena mı olur? Dünya daha güzel, daha yaşanılası ve geleceğe bırakabileceğimiz daha cennet bir yer olmaz mı? :)


Fikirlerimle sizi umarım bir güzel cümlelerin gücü konusuna inandırabilmişimdir. Başaramadıysam da şöyle yardımcı olmaya devam etmek isterim, güzel kelimeler ve cümlelerimi ekleyerek; 

Sağlık, mutluluk, aşk, barış, sevgi, umut, gülen birçok bebek, ellerindeki oyuncaklarla ve arkadaşlarıyla mutlu çocuklar, mutlu bir anne, mutlu bir baba, mutlu bir aile...

Sağlığına kavuşan insanlar, sevdiğine kavuşan insanlar, hayaline kavuşan insanlar, mutlu etmeyi seven insanlar...

Tatil, sabah uykusu, haşlanmış mısır, dondurma, güneşlenme, sıcak bir kahve, soğuk bir limonata, anne yemeği, arkadaş eli, dost kucaklaşması, çay sohbeti, kapı sohbeti, ... (Daha sayılacak çok şey olduğuna inandığım, karşılığında mutlu etme gücüne sahip birçok kelime ve cümle var böyle işte)


Velhasıl hepsi bizlerin, kalbimizden dilimize akmasını sağlayıp hayatımızı şekillendirmesine imkan sağlayabileceğimiz bir güç işte. :)

Sevgilerimle, yine görüşmek üzere... :)


17 Nisan 2017 Pazartesi

Didem'in Gözünden; 17 Nisan'a Dek Gördüklerim


Görülenler herkesin gözü önünde idi esasında. Siyaset konuşmadım bu zamana dek, hep vicdan dedim hala da diyorum; VİCDAN! Bu yazı Siyaset yapmak için değil, Vicdani değerleri sorgulamak için yazılıyor tarafımdan...

Ülkemde kutuplaşma devam etti referanduma dek; Evetçiler ve Hayırcılar. Ben ne taraftayım bırakın bir kenara, oyların sandık başlarında kullanıldığı bir ülkede tüm halk kavgaya başladı en başından beri. Anlayamadım, neden söylemek zorundaydık ki? Madem öyle bir meydana alsalardı bizleri; kabul edenler el kaldırsın, bir de etmeyenler el kaldırsın. Kabul edildi veya edilmedi, denilse idi sonra da. Oldu mu şimdi mantıken yani bu? Değdi mi kavga edildiğine, ne zaman değer ki zaten; kaldı ki bize hizmetler vererek bu ülkeyi yönetmek için başa gelenler için mi değecek? Bu vatan millet hepimizin değil miydi?

Benim siyasi konulara girme yasağım var aslında, ailem tarafından geldi bu yasak. En son objektif baktığım Gezi olaylarında yaşatılan vahşet içeriğinden sonra geçirdim en son atağımı ben. Ülkem zorlu zamanlardan geçiyordu, birçok gencimiz vefat etti, yaralandı ve eylem yapma hakkını yerine getirirken çok fazla ezildi. Şu andaki zorlukla kıyaslanabilir mi bilmem ama daha da kötüye gideceğimiz söyleniyor ki buna bende inanıyorum. Hani derlermiş ya; Kötüyü görmeden, iyinin değeri anlaşılmaz! diye, sanırım öyle bir dönemden geçiyoruz yine...

Neyse, ben şunları gördüm demeye geldim;

Evet mi Hayır mı çıkmalı derken, siyasiler seviyeyi aştılar. Bana göre bu seviyeyi kim daha aştıyı geçip, gördüklerimi söylemeye devam edeceğim. "Hayır diyen teröristtir." algısını öne sürerek oy toplanmaya başladı önce.

Hiç parti kavgası olmamalıydı ama "evetçi partiler" "hayırcı partiler" diye ayrım yapıldı maalesef.

Hayır diyecekler "kötü polis", Evet diyenler "iyi polis" ilan edildi çoğunlukla. "Evet" diyeceklerin de bir parti koruma ve neden "Evet" konusuna cevap verememe durumları vardı.

"Ey Kılıçdaroğlu" denilip, bir sürü hakaretler edildi, Evet tarafından. Oysa bu Kılıçdaroğlu'nu da Erdoğan'ı da öne süren bir referandum oylaması değildi. Bir sistem değiştiriliyor ve bu sistem ile birçok atama tek bir kişiye bağlanıyordu. Bir ülkeyi tek kişi yönetiliyordu ve maddeleri eksikti daha iyi bir yönetim seçimi ile daha iyi bir uygulamaya geçilebilirdi. En nihayetinde her şey bir şekilde yerini bir şeylere devredebilir elbet...

En son duyduğum şu cümle bende olayı bitirdi ve pes artık dedirtti ama; "Ahireti tehlikeye atmayın, Evet deyin!" Hayırdır? Oraya da mı buradan birilerini atanabiliyor dedim. Ben bu yazdıklarımı unutmak istemiyorum. Yalan da atmıyorum sonuçta, bunların her birini haberlerde gördüm miting konuşmalarında.

Hayırcılardan da "Düşmanı denize dökeceğiz!" cümlesi geldi, ama bunu "Evetçiler" üzerine alındı. Düşman olan "Evet" diyenler miydi?" Anlayamadım velhasıl, kaos gibi haller yaşandı. Amatörce yorumluyorum kendimce. Bu benim gördüklerimin bir kısmı idi. Ve ben yıldım, ülkemde siyasetin kavga ile yapılmasından. Siyaset değil, icraat yapın arkadaş. İsterdim ki, bu referandum maddelerini halka sunuyoruz, "bakın şu şu olacak." diye taraflar karşılıklı oturup konuşabilselerdi "KAVGASIZ"!


Olmadı ülkem olmadı... 


Tarihlerimiz 16 Nisan 2017'ye geldiğinde, her birimiz vatandaşlık görevlerimizi yerine getirmek için sandıklara koştuk; dürüstçe.

Daha ben sandık başına ailem ile oy kullanmaya gitmeden saat 13.30 sularına doğru usulsüzlük yapanların videoları İnstagram Anasayfama düşmeye başladı. Takip ettiğim bir avukat var, bir bir ona geldi videolar; görmek isteyenler için, https://www.instagram.com/feyzalt/ .

Annem, Babam ve Ben, saat 15.45 sularında oy kullandık ve ablamların evine gittik. Oturduk film izledik beraber. Kitap okudum. İnancım tamamdı, "demokratik bir seçim olsun ve bu videolar da göz önüne alınıp oylarımıza sahip çıkılsın inşallah." dedim, gönül rahatlığıyla kitabımı okumaya devam ettim. Saat 7'yi geçiyordu, seçim sandıklarından çıkan sonuçları görmek için Fox Tv'yi açtı eniştem. Sonuçlar büyük illerde ve kıyı kesimlerinde "Hayır" oyunun çoğunlukta olduğunu söylüyordu. Ama yurt genelinde "Evet" oyu çoğunlukta idi. Oy kullandıktan sonra, ülkem için hayırlısı ne ise o olsun demiştim. "Sonuç ne olursa olsun, Evetçi ve Hayırcı her kim varsa beraber sevgi ve barış içinde yaşansın" demiştim.

O da olmadı maalesef. Saat 19.15 suları falandı. Fox Tv'deki canlı seçim sonuçlarının tartışıldığı yayını aradılar, YSK mühürsüz oy pusulalarının olduğunu onaylamış ama ispat edilmedikçe AKP yetkililerinin istekleri üzerince kabul edileceğini duyurmaya başlamıştı. Velhasıl olan oldu, şimdi her şey araştırılmaya doğru gidildi. Avukatlar ve yetkililer, bu durumlar araştırılana dek "net" bir sonuç olmadığını söylese de; Evetçiler bir kutlama havasındalar.

Başta da söylemiştim; Evetçi ve Hayırcı olmamı boşverin, ama çalınan oylar varsa her nereden olursam olayım bu usulsüzlüktür. Bu demokratik ve vicdanen uygun bir durum değil, bunu taraf tutmadan bakmak isteyen vicdanlı her kesim görebilmelidir ya!

Çalınan oy pusulaları "Hayır" oyunu yükseltse yine bu savunmayı yapardım, çünkü bana doğru bildiğimin arkasında durmam söylendi efendim. Bize öğretilen şudur ki, ailem, öğretmenlerim ve büyüklerim tarafından; tercihlerine sahip çık, doğru bildiğinden şaşma! denildi hep. Peki ya diğerlerine öğretilen neydi acaba?

Kabul etmiyorum, haksızlıkların yapılmasını ve bir halkın haksız seçim sonuçlarıyla yönetilmesini. Hem de ispatlanması zor olmayan bir sürü video ve yayın üzeri açıklamalar var iken... Sadece adalet diyorum. Mazlum olduğunu söyleyip zalimce davranan, esas mazlumun da zalim gösterildiği bir ülke istemiyorum.

İstediğim şudur; Cumhuriyeti yaşatmak, haklarımı savunurken hukuk sistemimiz tarafından da korunmak ve de şu anda da içimde bulunan "Güzel günlere kavuşacağız." inancımın ve inancımızın hiç bitmemesi. 

Her birimize sukunet ve sabır dolu günler diliyorum tekrar tekrar, inancımızı ve mücadelemizi kaybetmeyeceğimiz günlerle Önderimiz Atatürk ve onunla beraber canlarını hiçe sayarak bu topraklar için savaşan Atalarımızın kurduğu bu Cumhuriyeti yaşatmaya devam edeceğiz. 

Ben her kesimden okuyan kişilere son olarak şunu demek istiyorum; her kim olursan umurumda değil neci olduğun, vicdanlı ol kardeşim. Din kardeşi veya dünya kardeşiyiz, vicdanımızla birbirimizin hakkını savunalım. Sen veya ben, çalınan oylarla değil adaletle kazanalım. Dünyada ve ahirette adaletli yargılanalım istiyorum. Dünyanın adaleti yoksa bile, ben ahirette adaletli şekilde yargılanacağıma inanıyorum ve doğruyu yaptığımı savunuyorum. Ya onlar? Adaletsizliği bize kabul ettirmeye çalışanlar da benim inandıklarımdan yana aynı fikirdeler mi acaba?


Benim 17 Nisan'a Dek Gördüklerim bunlar oldu...

Vicdanen rahatım, hiçbiri görmediğim şeyler değil bu yazıda yazdığım. Ben Siyaset konuşmuyorum, Vicdan diyorum Vicdan! Siyaseti sevmedim dolu dolu konuşup birileriyle tartışacak kadar, bence bu saatten sonra da sevemeyeceğim. Zira benim için Siyaset ülkesini yönetenlerin işini tüm halk için yapmasından yana gelirken, siyasetin böyle işlemediğini ve işleyemeyeceğini savunanlar var hala bu dönemde...

Gelgelelim; kabul edemediklerimi de geçmeliyim, yukarıda söylediğim her şeyi gördüm ben bugüne dek: Haberlerde ve daha nicesinde. Ülkem için vicdanlı bir hukuk süreci diliyorum bu konuda da. Olur mu olmaz mı bilmiyorum, ben doğru bildiğimden vazgeçmemeye çalışacağım. 

Biz kendimize yakışanı ve esas bildiğimizi yaptık, gittik ve dürüstçe oy kullandık. Haksız kazanç sağlamaya çalışanlar da kendi bildiklerini yaptı ve kendileri olmaya devam ettiler. İnancım mücadelemizin bitmediğinden ve iyi günlere yeniden kavuşacağımızdan yana. Belki de sadece, "Kötüyü görmeden iyinin değerini anlamayanlar için bir sınava daha tabi tutuluyor vatanım." İşte o kadar...

Sevgilerimle, okuduğunuz için çok teşekkür ederim... :)

Bir Cumhuriyet Kızı, Didem Köse. Doğrudan ve Demokrasiden yana...

17 Mart 2017 Cuma

Anlaşılmamanın Verdiği İncitici His


Küçüklüğümden geldiğine inandığım bir huyum var, anlaşılmamaktan ve yanlış anlaşılmaktan çok korkuyorum. Çünkü bunlar mutlaka kavgayı veya kırgınlığı oluşturan unsurlar benim gözümde. Gelgelelim korkuyorum ama bundan kaçabiliyor muyum? "Hayır." Kaçamamamın sebebi, hayatın korktuğum şeyleri çok düşündüğümden ötürü algıda seçicilik yapmasına gerek kalmadan bunu önüme sürme gereği duyması elbette; bunu bende anlayabiliyorum artık...

Bugün benim aklımda fikrimde, anlatamamak ve anlaşamamak var. Gerçi ben anlatabildiğime inanıyorum da, bakılmasını istediğim bakış açısıyla hayatımıza bakmayan insanlar anlayamıyorlar... Bir şeyi yanlış kelimelerle anlatıp da içerisinden seçilen cümlelerin varlığıyla anlaşılamamaktan bahsetmiyorum. Gelin anlatacağım kendi gözümden olayları;

Hayatı paylaştığınız kişi veya kişiler var; bunlar anneniz, babanız, kardeşleriniz, eşiniz, dostunuz olabilir. Diyelim ki siz beraber paylaştığınız hayatın ikinizi de mutlu etmesi veya ikinizi de üzmemesi adına, bu hayata beraber devam edebilmeniz adına sizinle veya diğer hayatı paylaştığınız bireylerle alması gereken sorumlulukları almıyor olsun... Ne yaparsınız? Anlatırsınız değil mi?

"Şöyle olsa, bak bir görün doktora, ya şu işi şöyle mi yapsan, ama bak ben bu durumdan hoşlanmıyorum, şu işe bir de sen mi el atsan?, bu böyle gitmiyor, bir haline çaresine mi baksak?" Bu cümle kalıpları anlatmak istediklerimden bazıları...

Ama karşı tarafa gelince, birey olarak yaşamaktan vazgeçip bir dostluk veya aile ilişkisine girmiş kişimiz bulunduğu ortamda anlatılmak istenilen dozu geçtim işi daha da zora sokmaya çabalayabiliyor. Anlatılmak istenileni anlamayı geçeyim de, anladığı da sorun üzerine sorun oluşturabiliyor...


Ne isterdim biliyor musunuz? Israrla anlamamayı değil de, ucundan köşesinden sorunları çözüme ulaştırılabilmeyi seçsin diğer tarafta. Ama diğer taraftan bu istediğimi gerçekleştiren sevdiklerim de var hayatımda, şükürler olsun ki... Hayatta ilişkilerin Aşkım Kapışmak'ın da dediği gibi 5S Kuralı'na bağlı ilerlemesini doğru buluyorum hep. 5S'in Açılımı Şu; Sevgi, Saygı, Sorumluluk, Sabır, Sadakat. Masamda asılı duran yazılardan biridir bu öğreti, ben unutmayayım ve odama giren herkes de nasibini alsın bu öğretiden diye. Buraya da eklemiş olayım ki, buraya giren de nasibini alsın diyorum şimdi de...

Diyeceğim şu ki; sevdiklerinizin size söylediği şeyleri duyun, anlayın ve bir köşesinden tutup hayatınıza bağlayın. Biz anlatmaya ve konuşarak sorunlara çözüm bulmaya çabalayanlar; hayatlarımızı yaşadığımız kişilerin değerlerine, korkularına, kaygılarına ve de olmasından endişe duydukları kötü sonuçlar doğurabilecek olaylara karşı çözüm bulma odaklı yaşıyoruz bu hayatı. Ama anlaşılmak isterken anlaşılmamak incitiyor insanı...

Karşımızdaki insandan sağlığına dikkat etmesini istiyorsak, onun kötülüğünü istediğinden olabilir mi sizce bu? Benim sağlığımı önemsediğini dile getiren ve de bunu bana belli eden kişinin ben beni sevdiğini düşünürüm mesela...

Karşımızdakinden bu hayatta yaşarken ilişkinize ve de yaşadığınız ortamlara kullandığınız ortak eşyalara sizin kadar değer vermesini ve de sorumluluklarını paylaşmasını istiyorsak peki? Bu sizce karşıdakini incitici bir davranış mıdır? Yoksa kulak asılmayan mı daha incinmiştir sizce?

Saygı duyduğunuz yaşamdan, size ve çevrenize karşı saygı görememek peki? Hiç mi incitmez sizleri?

Düşünün, bir ömür düşüncelerine ve de ilişkinize sadakat duyduğunuz birinden hakaret şeklinde yalanlar silsilesi ile karşılaşsanız güveninizi kaybetmez misiniz? Sadakatsizliğe uğramış olmaz mısınız?

Gelgelelim sabır, en olmazsa olmazlarındandır o da. Sizin iyi veya kötü gününüze, isteklerinize veyahut istemediklerinize sabır göstermeyen birine siz sabır göstermişsiniz ne fayda! Bir anlamı kalmaz ikili veya daha fazla bir arada olunan hayat paylaşımlarında tek taraflı ilişkilere verilen değer katılımına...


Gelin kulak verin sevdiklerinize. Sen ve ben kişi zamirlerini bir araya koyup "biz" yapabilmiş kişilere, "ben" diye yaklaşıp kırmayın gönülleri. Bir tek gönüller kırılsa neyse, hayatlar darmaduman oluyor. Tek taraflı şekilde sorunlara çözüm üretmeyi sürdürüp giden kişilerle, sabrın sonuna erişilip hayattan beziliyor... Ben diyorum ki kendime bugün; keşke daha az kaygılı ve daha çok gamsız olsam... Ama üzgünüm yapamıyorum. Hayatıma sığdırdığım "biz" olgularına, tek taraflı yanaşıldığını görünce kaygıdan deliriyorum. Nerede yanlış yaptığımı sorguluyorum, anlatmadığım şeyler duyuyorum ve sözünü etmediğim sonuçlara varıldığını duyuyorum...

Sonu hüsran olmasın istediğim ve anlaşılmak için yola çıktığım anlatımların çoğunun sonu bakıyorum ki anlamsızlaşmış. Bu hayat bizim sanırken yalnız kaldığımı hissediyorum. Anlaşılmamanın verdiği incitici hisse ulaştığımda, anlatmak için bulduğum her fırsatın ulaşamadığı başarıya üzülüyorum.

Geçen haftasonu şöyle diyordum, "Olmuyorsa zorlamamalı insan." Çok ama çok hüsran yaşadıktan sonra bunu maalesef diyor insan. Ama elimde değil, yaşadığım bu hayatı mutluluklara taşımayı istemek benim de hakkım. Olmuyormuş anladım, bazen istediğiniz hiçbir şart ve koşulda olamıyormuş...

Benim sevdiklerimin ve değer verdiklerimin beni anlama zamanları ne zaman gelecek bilmiyorum. Bu hayatı sizin gibi yaşamak isteyen kişileri bulmak çok zor. Benimle hayata tutunanları sıkı sıkı elimde tutuyorum da, bazılarına laf anlatamıyorum. Anlaşılmamak en son istediğim şeylerden biri bile değil, ama anlaşılmak da nedense bana hak değil gibi bu sıralar. Anlaşılmamanın verdiği incitici hisse takıldım, kafam dolu endişe, kaygısız olamayışıma içerleniyorum. Sağlıklı oluşuma duacıyım ama huzurumuzun pamuk ipliğine bağlı oluşuna karşı endişe dolu hissediyorum.

Hakkımızda hayırlısı olsun diyorum yine de. Anlamamakta ısrar edenlere; bu hayatı kendi fikirlerinizin çıkmaza sürüklediği gibi devam ettirmeyi tercih ederek, hayatınızdakilere endişe içinde bir yaşam vermeyi neden tercih ettiğinizi anlamak istemiyorum!

Bu yazıyı olduğu gibi bırakıyorum, bir kez düzenleyip öyle atmayacağım. Anlattığım bana anladığınız veya anlamak istemediğiniz size! Anlaşılmamaktan ötürü çok yorgun hissediyorum bugün de kendimi çünkü. Ve düzeltip, kendimi daha iyi anlatmak için uğraşmayacağım. Tek demek istediğim, hayatınızda sevdiklerinizle kurduğunuz ilişkilerdeki karşılıklı sorumluluklarınıza ve mutluluklarınıza değer verin. Anlamadığınız veya anlamak için çaba göstermediğiniz, ortak bir hal çaresine bakmadığınız her an anlaşılmamanın verdiği incitici hisle sevdiğinizi endişelere sürüklüyorsunuz. Ne olur sevdiklerinizin korkularına ve çözüm önerilerine ciddi anlamda kulak verin. Çok geç olmadan bu önerimi dikkate alın...

10 Mart 2017 Cuma

Sosyal Medyanın Güçlü Kadınları


Sözünü vermiştim şu yazımda, takip etmekten çok hoşlandığım ve kendime bazı konularda örnek almak istediğim "Azim, güç ve hep yeniden başlayabilme çabalarıyla" günümüzün dünyası "Sosyal Medyamın güçlü kadınlarından" bahsedecektim.

Kimi anne, kimi aktivist, kimi gençlere ve yenilmeye hazır gönüllere hep ayağa kalkmayı öğütleyebilen bilinçte (bazıları bazen bunu fark etmese de); kimi komedyen, kimi deneyimleriyle ve yanlışlarıyla esas olanı anlatmaya çalışan kadın kişiliklerimiz... 8 Mart'a özel değil, kadınlarımızın konuşulması her an gereken kişiler olduğundan ötürü bu yazım. Sevgilerimle, iyi okumalar dilerim... :)


(Bu Resim, Google Görsellerden Alıntıdır.)


Ben onlara "Sosyal Medyanın Güçlü Kadınları" demeyi tercih ettim bu yazımda;

Lise yıllarımdan beri takip ettiğim bir blogger var, Sergül Kato. Birçok yazımda da bahsetmişimdir, bir diğer bloğum Yıllar Geçerken'de... Yolun Neresindeyim adlı bir blog sahibi, Sökeli Türk Blogger ve Vlogger kendisi. Çoğu kişi onun Japon olan eşi Yoshi abi ile evli olmasından ötürü takip ediyor, başta bende öyle takip ediyordum kültür öğretileri liseden beri hep hoşuma gidiyor çünkü. Ama ben hem kültür değişikliklerini, hem yazı dilini, hem de kitap ve kırtasiyeye olan sevgisini takip etmeyi öyle benimsedim ve öyle seviyorum ki; yıllardır takip etmekten sıkılmadığım bloggerlardan biri oldu hayatımda kendisi...

Bir o kadar da gezemediğim göremediğim yerleri onun kamerasından ve yazılarından çıkan hikayelerle okumayı seviyorum resmen... Çok güçlü bir kadın Sergül abla, neden biliyor musunuz; Japonya'da yıllardır tek başına olmuşluğundan bazen yazılarının bazı yerlerinde ufaktan şikayet etse de, ayakta durmak için hep yeniden başlamaya cesareti ve azmi var. Ben böyle kadınları çok seviyorum ve her gördüğümde maşallah diyorum. Japonya'da dil eğitimi alıyor şu sıra, oranın dilini daha iyi konuşabilmek ve kendini daha çok geliştirebilmek için. Helal olsun, kendini geliştirebilme azmine ve kararlılığına. Hep sürsün inşallah... O yolun neresinde olursa, biz de yol arkadaşları olarak dualarımızla onunlayız; iyi ki yazıyorsun Sergül abla... :)

Bilgen Tolis var, belki de ilk youtuber'lardan diyebileceğimiz Amerika'da evlenmiş ve orada yaşayan bir Türk kendisi. Candan kişilikler olunca izleniyor belki de diyor insan onu izledikçe, içten buluyorum Bilgen ablayı da... Şimdilerde anne oldu kendisi ama ben epeydir izleyemediğim için, nasıl gidiyor hayatı bilmiyorum ama İnstagram'ından takip etmeye devam ediyorum kendisini..

Çok sık takip etmediğim ama sporcu kişiliğini ve azmini takdir ettiğim biri daha var; Melis Limes. Özgün kişiliği ve konuşma dili o kadar sevimli ki. O da yurtdışında evli bir bayan. Kadın olmanın verdiği, kendine bakma gücünü hayatından eksik etmeyişi ile çok güzel bir örnek oluyor. Kim der evli bir bayan? Bilgen abla, Sergül abla ve Melis abla için de durum böyle... 3ü aynı kategoride benim için, zira 3ü de taa eski zamanlardan beri takip ettiğim ve bizden biri olmuş ilk kişiler benim için... :)


Anne olmasam da yeğenim var diye takip ettiğim ve oyun önerilerini ve çocuk psikolojisine dair deneyimlerini sunan Sosyal Medya kullanan güçlü kadınlarım var bir de;

Facebook-Youtube ve İnstagram hesaplarıyla takip ettiğim Gurbetçi Ailenin Günlük Hayatı. Facebook sayfasından diğer hesaplarına da ulaşılabiliyor, Tuğba Altınışık ve ailesinin hayatını paylaştığı sosyal medya hesaplarına; Gurbetçi Aile hesaplarının ismi. Hollanda'da yaşıyor olmaları, ayrı bir kültürü ayrı dillerle ve doğru yaşayış biçimini aktarabildiğini düşündüğüm kibar ve güçlü bir Kadın Tuğba abla. İki tane dünya tatlısı evladı var; Melis ve Mert. Çok çocuklu hayatı, küçüklüğümden beri benimsemiş ve olmasını istemişimdir. Henüz öyle bir hayalimi gerçekleştirebilecek kapasitede değilim, sağlığım sebebiyle. Ama Tuğba ablayı izlemek, iyi geliyor o hayallerimi büyüten tarafıma... Ara sıra korkutuyor bu Youtube dünyasını bırakacağını söyleyip ama umarım kendisinden mahrum etmez; güzel düşüncelerinden, kendisinden ve o güzel hayatına sığdırdığı onu takip eden bizlerin ilham aldığı öğretilerinden...


Oyuncu Anne ismiyle, çocuklarıyla oynadığı oyunları ve kendi hikayelerini aktararak; güç veren, kuvvet veren biri Şermin Çarkacı... 3 evlat büyütürken, 3'ten fazla kitap yazmış bir yazar aynı zamanda. Oyuncu Anne-Şermin Çarkacı. Bu sene keşfettiğim, yazar annelerden biri ve ileride bir yazar anne olmayı ne kadar çok istediğimden yana bana iç çektiren kişiliklerden biri. Kalemi hiç durmasın dediğim, takdir ettiğim kişiliklerden... Henüz yeni tanıdığım için çocuklarının isimlerini bilmiyorum, ama çok güzel yazdığını ve fikirlerinin güç verdiğinden yana hem fikir olduğum çok takipçisi var...


İki ünlü güçlü gördüğüm kadınlar da var ki; biri Nil Karaibrahimgil diğeri de Gülben Ergen, sanatçı ve yazar kişiliklerini konuşturan ve bunu insanlara yansıtırken pozitifliklerini de esirgemeyen güçlü kadınlardan onlar da... Takip edin derim bu saydıklarımı da, daha ne diyebilirim ki işte... :)


"Bir kadın güçlü olmalı yaa, helal olsun işte" dedirtiyor bana tüm buraya kadar bahsettiğim Sosyal Medyanın Güçlü Kadınları... Güçlü bir profil sergilemeye ve bu gücü birilerine yansıtma işini örnek de alıyorum belki de diyorum o sebeple. "Güçlüysem, birilerinin de güçlü olduğunu bilmemden bu dünyanın böyle güzelleşeceğine inandığımdan belki de" diyorum.

Bu konuda ilk örneğim annem elbette; benim hayatımın her anının en güçlü kadını ANNEM'DİR en başta. Hem kimin değildir ki? Güçlü bir karakter ve güçlü bir hayata sahipseniz, her defasında düşseniz de yeniden kalkabiliyorsanız bir şekilde ya annenizdendir ya da örnek aldığınız kişilerden. Benim her birinden örnek aldığım çok şey var. Hayatımdaki kadınlar, benim hayatımı şekillendirmeme yardımcı olan kişiler olmayı sürdürdü ve sürdürecek daima diye inanıyorum...

Bu yazımda bahsettiğim ve bahsedemediğim kadınların gücüne sığınarak, iyi ki varlar kadınlarımız demek istiyorum. Ve her birinden izin almadım hesaplarından bahsetmek için ama umarım bana kızmazlar onları not aldığım için, ben sadece sizler de takip edin ve bilin istedim; Sosyal Medyamın Güçlü Kadınları'ndan... :)

Sevgilerimle, okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Varolun, varolalım... 


28 Şubat 2017 Salı

Kadınlarımıza İnternette de Köstek Çok...


Tarihte Bugün; 28 Şubat

Birden bire çıkan bu yazımın sebebi; şu video oldu. Ankara'da çekilen günlük dizilerden biri olan Deniz Yıldızı adlı dizide, Gizem karakteri ile oynayan İlay Tiryaki Youtube'da kanal açmış. Kimbilir ne zaman açtı acaba derken, baktım ki 28 Aralık 2016'da açmış meğer Youtube kanalını. Ben daha yeni keşfettim ve bir Youtuber için en güzel dileklerimi sunmak isterim; içeriği, like'ları ve izleyenleri bol olsun inşallah. :)

İlay Tiryaki'yi ilk olarak Unutma Beni dizisinde rol alırken izlemiştim, aşk yaşadığı karakteri oynayan kişi ile ikisinin rollerini pek benimsemişsem de, çok kalmadan diziden ayrıldılar. Sonra Deniz Yıldızı dizisinin ekranda olduğu senelerde (Ağustos 2009-Ekim 2015), Gizem karakteri ile dizide severek takip ettiğim oyunculardan biri oldu birkaç dönem. En son da daha bu ay final yapan Umuda Kelepçe Vurulmaz adlı dizide rol almıştı...

Neyse ki Youtube sayesinde pek fazla doyamadığımız oyuncuları görür-tanır-daha iyi bilir olduk. İlay Tiryaki de böyle olacak anlaşılan... 28 Şubat'ın 8 Mart Kadınlar Gününün kutlanma sebebinin çıkış noktasını başlatması açısından, nasıl bir öneme sahip olduğunu, İlay Tiryaki bugüne dair başta eklediğim videoda çok iyi değinmiş. Emeğine sağlık... Yine de nedir o bilgiler der ve okumak da isterseniz; 8 Mart'ın kutlanma sebeplerini buradan da okuyabilirsiniz... Bu konu hakkında birkaç kez bende yazdığım için, şimdilik bu konuya bir kez daha girmek istemiyorum...


Bugün ortamlarda satarsın  adlı kanalını bulmuşken biraz inceleyip ve son olarak bugüne dair paylaştığı içeriğini de izleyip çıkacakken; tam da bugüne yakışır ve Şubat ayının son gününe göre bir yazı konusu olabilir dedim, biz kadınlara her alanda yapılan ağır eleştirilerin sosyal medyadaki boyutunu.. 


Daha bu hafta kadın haklarını savunan bir avukat'ın instagram sayfasını takip etmeye başlamıştım, Feyze Altun... Bugün o güzel hanımın da Tedx Talks'taki kadınların özgürlük alanlarına dair konuşmasının bir parçasını izleyip Twitter'ımda paylaşmıştım; ki burada ve konuşmasının tamamı da burada...

Bugün ne yazarak geri döneceğim bu bloğuma derken, karşıma çıkan bu kadar örnekten sonra bizden bahsetmeyip de neyden bahsedeceğim? diyerek başladım. Hadi Hayırlısı o zaman... :)

Kadınlarımız...

Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken, bizim yaşamlarımız üzerine iyileştirmeleri içeren tartışmaların maalesef ki her zaman bağıra bağıra yapılıp çözümlere kavuşulduğuna şahit olamıyoruz. Ama en çok Şubat ve Mart aylarında konuşuyoruz Kadınlarımızı... Daha da fazla konuşulmalı ve ön plana alınmalıyız. Sizler de görün, izlediklerimi izleyin istedim. Ve benim bu konuda, bazı hemcinslerime yakıştırmadığım birkaç hareket var söylemek istediğim;


  • Emeklerimiz hala ileri boyutta değer görmüyor belki ama bizler bir şeyler başarmaya çalışan örneklerimizi barındırıyoruz buralarda. Yılmadan işlemeye devam eden birçok kadın tanıdım bu sene ben Sosyal Medya hesaplarıyla varolmaya devam eden...

  • Kimi burada blogger, kimi Youtube'da vlogger, kimi Facebook'da kendi ilgilendiği ve "ben bunu yapıyorum sizin de öneriniz var mı?" diyerek iyi-kötü örnekleriyle bu yola çıkıp kendisine destek arayan ve kendi gibilerine destek olmaya çalışan güzel anneler, kimi de anne olamasak da çevremize kendimize bir şeyler katabileceğimize yüreklendiren İnstagram sayfalarında yaptıklarıyla hepimize güç vermeye çalışan kadınlarımızdı bunlar...


Ama İnternette de kadına köstek çok maalesef. Son zamanlarda iyi yorumlardan çok kötü yorumlar görüyor olmam, beni dahi rahatsız ediyor. Burada benim de toplumsal bir şeyler yazamamamın çıkış noktası, takip ettiğim güçlü durmaya çalışan kadınların hesaplarında gördüğüm iğreti yorumlar esasında. Güçlü durmaya çalışan internetteki kadınlarımıza bile saldırıda bulunanlar çok. Söylendiğinde, "Sende yap bakalım, eleştirmek kadar kolaymıymış burada yazmak yaptıklarını değerlendirmeye sunmak." dediğimizde cevap veremeseler bile hep eleştiriyorlar. Hiç akla gelmeyen noktalar ile zaten en akla gelen noktaları bile, en çirkin üslubuyla söyleyen yine kadınlarımız... Oysa en azından kadının kadına destek olduğunu her an her saniye görmek istiyoruz.




Eleştiri almak ve eleştiri yapmak en doğal hakkımız, eleştiriye karşı değilim. Ama siz çirkin üslubunuz ile konuya girdiğinizde, eleştiri değil hareket oluyor yorumunuz. Yapmayın hanımlar diye dalmak istiyorum konuya. "Her çirkin yorumda; yapamadığımız her güzelliği yapanlar bizim adımıza da yapıyor diye destek olmak gururlanmak varken, bir motivasyon eksikliği ile çökertmeyelim birbirimizi..." Diye çağrıda bulunmak istiyorum buradan da. Kendi çocuğu için, kendi hayatı için yaptığı güzellikler size de örnek olsun. "Şöyle olmasın, böyle olsun." deyin, ama akılsızlıkla veya daha da ileri boyuttaki hakaretlerinizle kötülük etmeyin birbirinize... Kadının kadına dost olması, erkeklerin de dünyadaki bizlere güzel bakıp biz kadınlara destek olmasını sağlamamız açısından çok önemli olmalı...



Bir de kadınlarımızın kadınları yerme durumu var. Kadının kadına yaptığı bu boyutta iken, erkekleri büyütenler de kadınlar iken, acaba burada yanlış yapılmıyor mu diyorum doğrusu... Geçen dönem Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi dersini alırken, yetiştirme tarzlarımızın bile ne kadar taraf tutucu olduğunu belirtiyordu maalesef. Geçmişten gelmiş böyle gidiyor demeden, düzeltmeye yönelen tarafların varlığını görelim. Ki bugünümüzde bu durumun değiştiğini birçok annede görüyor olmak çok güzel diyebiliyorum artık... Yenilikçi olmaya devam edelim...

Kadınlarımızda, nereye gitsem şöyle bir söz duyabiliyorum; "Biz kadınlar da az değiliz!" Bu ne demektir ya? Neye yönelerek biz bunu söylüyoruz. Erkekler için de "Erkek milleti değil mi?" diyoruz veyahut onlar bizlere "Kadın milleti değil mi?" diyor. Ne kadar zor bu dünya üzerinde bir cinsiyete dahil olmak. Bırakın kadın-erkek olmayı, insan mıyız acaba? ona bakın. Kadının kadına, erkeğin erkeğe destek çıkamadığı bir dünyayı neden mümkün kılıyoruz. Kadınlar kadınlarımızı yeriyoruz sürekli, "Biz Kadınlar da oturalım oturduğumuz yerde." diyor kimi. "Kadın kısmının o sokakta, o işte, o yerde, o konumda, ne işi var?" diye soruyor kimi. Değişim tek bir kişi ile başlar, katılım arttıkça o değişim yerel bir düzene oturur... Neden değişimi düzene oturtmuyoruz?


Şunları Yapmalıyız Bence, Değişim Önce Kendimizden Başlar Diyerek;

  • Biz kadınlar değişecek, birbirimize köstek olmayacağız önce.


  • Biz kadınlar kadınlarımızı kötülemeyeceğiz öncelikle. Kimin ne yaşadığını, nasıl acılarla başa çıktığını bilmeden veya bilsek de kötülemeyeceğiz.


  • Hepimiz hata yapıyoruz diyecek, hatalardan kendimize ders çıkaracak, hataları belirtecek ve destek olacağız ama onu bir topluma ait kılmayacağız.


  • Hatalardan döndüreceğiz birbirimizi. Ancak böyle düzelebilir kadın algısı, kendi içimizde de mümkün kılmalıyız kadınların mutlu olma ve bir topluma ait olma olgusunu...



Epeydir içimden gelen cümlelerin, 
acemice yorumlarımla buraya dökülmesinden bugünlük bu kadar... 

Aslında sizlere, sosyal medyada takip etmekten gurur duyduğum sosyal medya annelerimizden, genç kadın aktivistlerimizden, mutluluğu herkese ulaştırmak için uğraşan kadınlarımızdan, mutsuz da olsa mutsuzluğuyla baş edişini anlatanlar kadınlarımızdan ve gezemeyenlerin yerine gezip herkese yapabileceğini gösteren kadınlarımızdan bahsedecektim. Bunlar da başka bir yazıya olsun diyelim. Mart ayı, kadınların ayı gibi görülüyor ülkemizde. Bir ömür bizlerin olsun, kendimize vakit kılalım ve her birimiz mutlu olalım...

Bu yazımda hesaplarından alıntı yaptığım ve takip etmekten mutluluk duyduğum; İlay Tiryaki ve Feyza Altun'a da selamlar olsun...

Tüm okuyanlara, sevgilerimle. Sürç-ü lisan ettiysem affola, bu bloğumda yazmaya yeniden başlama yazım olsun bu da. 24 yaşındaki bir kadının gözlemlerine dayanarak yazdığı bir yazı deyin, mazur görün beni...

Sevgilerimle... :)

27 Şubat 2017 Pazartesi

Neden Yazamıyorum?


Bir süredir yazamıyorum yine, oysa kendime sözüm vardı bu sene bu bloğumu da ihmal etmeyeceğim diye... Bu bloğumda değinmek istediğim o kadar çok konum var ki üstelik, ama öncesinde neden yazamadığımdan bahsetmek istiyorum bugün...

İnsan galiba mutluluğa duyduğu ihtiyaç kadar hüzüne de ihtiyaç duyuyor ömrü boyunca. Gariptir ki; bunu hissetmiyoruz, hissetmeden içinde buluyoruz kendimizi. Dostuma söylerken bir hafta öncesinde bunları, kendimi hüznümün içerisinde buldum. Yazamadığıma, yazmak istemediğime, içinde bulunduğum duruma, hiçbir şey yapmak istemeyişimin varlığına içerledim ve kapandım içime. Bu durumun varlığı bir süredir ufak ufak devam ediyor derken kocaman oldu içimde. O hüzün içimde dışımda, varlığımda patladı resmen...

İçimde bir hisler var, anlatsam roman olacak dehşetlikte ama bir o kadar da anlatamadığım hisler. Yoruyor, tüketiyor içime doluyor.. Anlatmaya cümleler bulamadığım duruma geliyor ve patlayamadığıma patlıyorum nihayetinde. Boş gibi görünen bu yazıyı neden yazıyorum biliyor musunuz? Dün gece gördüğüm rüyadan sebep... İç sıkıntısıyla geçen bir pazar gününden sonra, gece sıkıntıyla şu lafı söyleyerek uyudum; "Bugün için de yaptığım yazı planlarım dumura uğradı. Yine bir hezeyan yaşadım, yapmak istediklerimi yapamadıklarımla yıkıp hüzne boğularak bir günü daha yitirdim. Artık başarmak, hayallerimi gerçekleştirmek istiyorum. Allahım, bana öyle bir mesaj ver ki ne yapmam gerektiğini artık bileyim ve gerisini düşünmeyeyim!"



Gördüğüm rüya, kabul olan dileğime cevap oldu. Sabah uyandığımda aklımda şu rüya vardı;

Ağaçlarla dolu bir sokakta yürürken, bir araba geldi aldı beni. Arabayı süren kişi, geçmişimde büyük kırgınlığıma sebep olan kişi idi. Beni Bursa'nın sokaklarında gezdiriyordu ama mutlu değil garip hissediyordum. Sadece her gün mutlaka düşünüyor oluşumun eseri olarak karşımda olduğunu da biliyordum. Aklımda ise ona dair hiçbir kırgınlık yoktu. Benim başardığım bomboş bir eser duruyordu, geri döndürülemez bir boşlukla sadece tanışmışlığımız duruyordu bir de aramızda. Birbirimize dair ne sorarsak soralım, ikimiz de sakin ama gariptik birbirimize. Yeni bir başlangıç gibiydi herşey, bize sunulmuş gibi.

Sonra bir durakta indik, arabada benim yanımda oturan annesi de indi ve uzaklaştı gitti. Gidişini izlerken, ayakta oluşumu daha derinden hissettim. Daha dimdiktim... Sonra giden annesinin ardından sohbet ederken ikimiz; sağlığımı konuşup ona yapmak istediklerimi ve başarabildiklerimi felsefik boyutta anlattım. Daha sonra ilerlerken böyle, annemi gördüm ilerideki ağaçların içerisinde. El sallayıp çağırdı beni yanına; yanımda olmasının sebebini ve bir şeylere yeniden başlayıp başlamadığımızı sordu;

"Hayır, sadece sohbet ediyorduk ve geçmişe dair bir şey yok aklımda da. Yine ilk baştaki gibi iyiyiz." dedim.
Annem, "Hayır, gidip ikinizin görüşemeyeceğini ve görüşse idik bu zamana dek kırgınlıkların üst üste gelmişliğine aldırmadan senin onu veya onun seni arayacağından bahsedip buradan gitmesini isteyeceksin." dedi.
Anneme; "Neden?" dedim. 
"Bir kez nedenini gördün, zorlama. Korkularına, hüzünlerine ve silik de olsa kalmış duygularına yol ver artık. Dik durabiliyorsun, daha da dik olabilmek için sen yoluna bakmaya devam et yeniden." dedi.
Anneme "Tamam." deyip, yanına gittim tekrar. 
"Görüşmememiz gerek, olmuyorsa zorlamayacağıma söz verdim kendime ve anneme. Hüzünlerimi de, silik de olsa duygularımı da atacağım, düşünmeyeceğim ve bu her ikisi de sensin. Buradan gideceksin ve yeniden başlayacağım." dedim. Kafa salladı gülümseyerek ve konuşmadan gitti, ardına dahi bakmadı. Giderken silikleşti ve yok oldu... O da gittikten sonra dimdik ve daha rahat yürüyordum.

Böyle enteresan bir rüyadan sonra bu sabaha uyandım bugün işte...


Bu rüyamın anlamı bana göre şu demekti; Rüyamda annemin göndermemi söyledikleri kişiler, tüm kötü duygularımı, korkularımı, düşünmemem gerekenleri, hüzünlerimi, vazgeçip geri karar vermelerimi ve daha nicesini kapsıyordu. Annem bilinçaltımın benim için belirlediği yol göstericimdi, o araba ise beni yürüme alanıma götüren kararlı davranma aracımdı. Bilinçaltım bana O ve Annesi kılığına giren kişilerle, bilinçaltımda kalmışlıklarından ötürü atmam gereken yüklerdi. Bu rüya bana göre demekti ki; sıkıntıları attıkça iyiye güzele yöneleceğimden yöne hala inancım tammış...

Kararlılığımla belki hüzünlerim mutluluğum hepsi benimle olacak ama onları unutmadan mutluluğu ön planda tutup devam etmem gerek; bunları anladım rüyamdan veya anlamak istedim. Dimdik ayakta kalmamı bunlara bağlamam gerekiyor bence; yılmadan, korkmadan, korksam da bir köşemde iyiliği tutmayı unutmadan...

Ve olmuyor bazen işte; bazen unutamıyor, kenara atamıyorsunuz umutsuzluğunuzu. Dün bende umursamamazlık yapamadım, kenara köşeye bırakamadım. Doya doya yaşamam gerekiyordur belki şimdi de buna ihtiyacım vardır diye, gelmişken de bırakmadım. Saldım kendimi o boşluğun içine. Dolu bir halde olduğunuz ama boş bir yerde hissettiğiniz, çekimine kapılmaktan alıkoyamadığımız bir delik...

Öyle zamanlarda o boşluktan sizi çıkarabilecek birine veya birilerine ihtiyaç duyuyorsunuz, eğer öyle bir dostunuz varsa sımsıkı sarılın. Anlamlı anlamsız içinde bulunduğunuz durumu anlatmak bile o kadar iyi geliyor ki... Her ne olursa olsun böyle boşluklardan kurtulmak için, hayatınızdaki nimetlere sımsıkı tutunmaya devam edelim. Dostumun, dostlarımın, ailemin ve şu hayatta nimet diyebileceğim her şeyimin varlığına yine çok şükür... 

İçimdeki kötü hislerin varlığı tamamen geçmedi, ama yeniden başa çıkabilme gücümü toparlıyorum en azından... 

Sevgilerimle...