17 Ağustos 2017 Perşembe

Sorun Yaratanlar, Çözüm Üretenler


Önce sorum ile başlayayım; Bir sorun ile karşılaştığınızda sorunu büyütenlerden misiniz, çözüm üretenlerden mi? Cevabını verdi iseniz, ben size gözlemlediklerimi anlatmaya başlayayım diyorum. :) 2 aya yakın süredir yine buraya yazamamamın ardından, ne zamandır bahsetmek istediğim bir konuyla girizgah yapabiliyorum şükür. İyi okumalar... :)


2017'nin ilk 5 ayında, hayatın her alanında olmadığını göreceğimiz anların az olduğu kadar sorunlarla karşılaştık. Allahım çözülemez sorunlarla karşılaştırmasın inşallah, hayatın bir gereği daha bunlar diyebiliyor bazen insan. Hayatı deneyimleyebilmemizin sebebi, ufaklı büyüklü sorunlar zira... Her sorun çıktığında, şu iki ayrı insan çeşidini de görüyoruz tabii; sorunu çözmeye odaklananlar, sorunu büyütmeye odaklananlar... Şüphesiz ki ikincisi benim için en tehlikelilerden...

Sorunlar çözülebilmeye odaklanılarak yok edilebilir zira veya yok edilmese de en az hasarla ancak bu yöntemle çıkabiliriz içinden. Tabii günler geçer ve sorunlar oluşurken, çevremde olan insanların sorun yaratmaya daha da odaklandığı zamanlar gelmeden olmuyor. İnsan bir kez sinirinin mahkumiyeti altına girmeye görsün; iş daha da uzuyor, sorun çözülmüyor ve daha da büyüyor. Sorunu büyütmeye odaklanabilenlerin içinde biraz olsun mazoşistlik olduğunu bile düşünüyorum bu durumlarda da bazen...

Çevrenizde birkaç sorun odaklı bakan kişi varsa, çözmeye çalıştıkça siz de onlarla batıyorsanız içe, yardımcı olacak çözüm odaklı birilerini bulun kendinize. Çünkü sorunu çözmeye tek başına insanın gücü yetemiyor, mazoşist yanına sahip olamayanların karşısında iken bazen...

Böyle anların buhranını anlatarak devam edecektim bu yazıya ama vazgeçtim şu an. Esas olarak çözüme odaklanmamızın öneminden yola çıkarak anlatmalıyım düşüncelerimi, diye düşünüyorum... Sırf bu çözüm değil sorun odaklı yaklaşımlar sebebiyle, küçüklüğümdeki küslüklerin hiçbirini sevemedim ben. Saçma sebepli kavgalarımız olur ya hani küçükken, küçüksün o kavgayı hırsının ve sinirinin kurbanı olacak boyuta getirip uzatır da uzatırsın... O küslükler ve habire harp ortamları, benim küçüklüğümün en büyük buhranları oldu resmen. Şimdi hala küçük bir tartışma olup, yanımda birilerinin yüzü veya sesi endişelenmemi gerektirecek boyuta ulaştığı zaman tedirgin oluyor ve oradan uzaklaşma hissiyatı yaşıyorum. Dünya boyutunu değiştiriyor benim için sanki, değişik duygulara giriyorum. Aşırı adrenalin depolaması yaşamış gibi doluyor içim, uzarsa ağlamak ve dünyaya isyan etmek istiyor içim... Neyse ki bu durumlarla baş edebilmeyi geçte olsa biraz olsun öğrenebildim...

Kim sever bilmiyorum ama hiç sevmiyorum kavga etmeyi. Tartışacağım kişileri bile sevdiğim ve değer verip değer verildiğimi bildiğim kişilerin sayesinde yönlendirilerek sakinleştirilerek seçer oldum bu sebeplerden, yıllar geçtikçe. Zira karşımdaki istediğim seviyede, ağır ithamlara başvurmadan konuşma çerçevesinde devam edebilir ve bana diş gösterecek boyuta erişmezse zevk alabiliyorum o ortamdan. Aksi beni aşırı geriyor. Ben hiçbir zaman bir tartışma ortamına girebilecek şekilde yetişmedim veyahut öyle bir yapıda biri olmadım galiba...

Demek istediğim, soruna veya konulara sorun odaklı değil çözüm odaklı bakabilenlerle daha iyi anlaşabildim.. Zira ben tam tersi sinir ve hırsa bağlı yaşayabilen biri değilim. Hayatımdakilerin çoğu da böyle olsun isterim; kinine, sinirine ve hırsına yenilip, dünyayı da seni de ve kendisini de gözü göremeyenlerden değil... E sorun bazen öyle büyüyor ki büyük kavgalara ulaşabiliyor biliyorsunuz ki; bu bölgede siz sorunlara çözüm bulmaktan yana iken, illa hayatınızda sorun odaklı olanlar çıkıp olayı büyütebiliyor. İnsanız çabalayalım istiyorum, çabalayalım. Hayat daha yaşanılabilir olsun...



Ne yapılmalı sence peki, derseniz;

Benim için bir insan sorun esnasında yapısını belli eder. Çözüm odaklı yaklaşandan yana olmayı tercih ederim o sebeple. Sakin olunmalı bu çerçevede bence... İnsan sorunlara yaklaşımlarıyla da kendini en iyi şekilde belli edebilir, yaşama ve de yaşamlar içindeki yerini belirlemede de ancak böyle bir yer bulabilir...

Gelgelelim, günümüz koşullarında ortalığın günden güne daha da sinirli olmasının, her çevreye zarar verdiğini ve bunun sebebinin de doğru iletişimin olmayışına bağladığımı söylemeliyim. Çoğu kişinin kendisine bile tahammülü kalmadığı günler yaşadığını elbette ki görüyorum. Ama sorunlarını çözememelerinde tek yönden bakıyor olmalarının da etkisinin olabileceğini unutuyor insanlar... Herkes bu dediğimin zorluğundan bahsediyor da, çok az kişi o zorlukla başetmeyi seçiyor bence yani. Her iki taraf da kolaya kaçınca, kavga tartışma ve devamında çözülemez sorunların oluşumu da kaçınılmaz oluyor.

Sorun esnasında, sakinliği seçen kaç kişi var dersiniz? Bir araştırma yapılsa veya yapılmış olsa, bana göre gördüğüm birçok tartışma ve kavgadan yola çıkarak (Ömrüm boyunca) toplasam 20'yi geçeceğini sanmıyorum. Düşünsenize bir kavgada tek kişi değil, her iki taraf da sakinliği seçse? Ama ilişkilerde bile, hep "en azından tek taraf sakin olacak" diyor. Ve sorun hep biri için daimi kalıyor! Ki çok az kişi de görmedim ömrüm boyunca; ilkokul, lise, üniversite okumuş ve de birçok hastanede bulunmuş birçok ortama annem ve babam sayesinde engelli de olsam girebilmiş ve belki de bu engelim sayesinde belli yerlerde oturup gözlemleyecek şekilde fırsatları bulabildim.

Elbet tüm bunlar benim gözümden ortaya çıkan fikirler, ama bu söylediklerimin örneklerini çevremizde görmeyi arttırdığımız günler yaşamaktayız. Herkes sinirli, herkes kavgaya kıran kırana hazır, en kolay yöntemi hiçbir zaman seçmeye yaklaşmayan tonlarca insanla dolu bir ülke olduk çıktık. En yakın çevremde görmeye dayanamadığım bir durumu, gün içerisinde trafikte, sokakta veya apartman içinde görmek de acayip can sıkıcı... Sebebi, sorunları çözmeye değil büyütmeye odaklanmaları insanlarımızın...


Bence yaklaşımlarımızla ve sorunlara karşı geliştirdiğimiz oluşumlarla; dünyayı ve de çevremizdekileri etkiliyoruz... İstediğim ve istediğimizi düşündüğüm; hayatı sevgi ve saygı çerçevesinde yaşayabilmek, şayet bunu eskiden başarabildiğimizi hatırlayabilirsek... Siz sorun yaratanlardan değil, çözüm üretenlerden olun lütfen. Sizden isteyeceğim en önemli şeylerden biri; dünyayı nasıl bulduysanız öyle bırakmanız değil, geldiğiniz bu dünyayı daha güzel bir yer olarak bırakabilmek için uğraşmamız. Bunun için de yapabileceğimiz en temel şey, kendimizi ve bizden küçük büyük herkesi bu sakinliği hayatına yerleştirebileceğini öğretmemiz olacak...


Stres diyoruz, çağımızın en büyük hastalığı. Peki ya sorunlara çözüm odaklı bakamadığımızda ortaya çıkardığımız yegane davranış, stres unsurunun içine atılmak değil mi sizce de?

Belki de birilerinin bu yazımı okurken, neler de zırvalıyor diyebileceğini de hissediyorum şu an. Neden diye sorarsanız, bu duruma baktığım çerçeveden bakamayanların beni sorunlu gördüğünü de biliyorum. Oysa tek istediğim, huzurun bozulduğu anlarda huzuru daha fazla bozmadan mutlu yaşayabilmek adına çözüm odaklı bakabilmek. Bir anlaşmazlık, bir olamamazlık, bir hastalık, bir buhran veya birkaç kişinin arasındaki sorunun içinden çıkabilmenin tek yolunun bu olduğunu düşünüyorum...


Yazımı buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Bu yazımın devamının başka şekilde gelebileceğini hissettiğimi de belirtmek isterim. Bu yazı yazılmalı ve gözlemlerim dökülmeliydi bu yazıya öncesinde... Sorunlara sorun katarak yaklaşanlardan değil, çözüm üreterek yaklaşanlardan olmamız dileğimle. Sevgiler... :)

2 Temmuz 2017 Pazar

2016-2017 Türk Dizilerinin Finalleri... - #didemingozunden


Türkiye'nin yarısından çoğu son birkaç senedir "Ben dizi izlemiyorum, hep belgesel izliyorum." diyorsa, "Türk dizi değil, hep yabancı dizi izliyorum." diyenlerimiz çoğunluktaysa  da, her Türk'ün takılı kaldığı birçok dizi var. Biz "Asmalı Konak" "İkinci Bahar" "Baskül Ailesi" "Çılgın Bediş" "Zerda" "Sıla" "Çocuklar Duymasın" "Ayrılsak da Beraberiz" "Sihirli Annem" isimli dizilerle büyümüş bir nesiliz. Gelgelelim bu dizileri sayınca da insan şunu düşünmüyor değil; "Harbiden o dizilerden şimdiki dizilere ne ara geldik?" 

2016-2017 dizi sezonu; Türk dizilerinin epey şekil değiştirmiş halleri ile, entrikanın dibine vurarak bizi dumura uğrattığı bir sezondu yine resmen.
Öyle ki, akla hayale gelmeyecek entrikaları dizilerimizde görmeye devam ettik ve bu entrikaları oluşturarak zaten toplumumuzu toparlanamayan noktalarına kötü örnek oluşturulabildiğine ve de yaraladığına inanıyorum. Biten dizilerimiz içerisinde doğruyu göstererek entrika yapar gibi bir dizimiz de vardı ama geleceğim oraya da...


Uzun zaman sonra yeni bir yazı ile ve gözlemlerimle karşınızdayım. Birkaç hafta gecikmiş olduğunu düşündüğüm ama nihayet yayınlayabildiğime de sevindiğim bir yazı. İyi okumalar... :)

Not; Bu yazımdaki resimler, Google Görsellerden alıntıdır...



Entrikaya karşı mıyım? Bazı yerlerde evet, bazı yerlerde hayır. Hemen anlatayım şöyle ki, Entrikayı cinliğe vuran dizilerimiz var mesela; ne polis var ne kötülerle savaşanlar var, bitmeyen bir entrika ve asla sevdiklerine göz açtırmayan "sözde sevdalılar". Ben bunlara karşıyım. Her dizide muhakkak bir sevdiğini iddia edip, esasında takıntılı karakterleri izlemekten BIKTIM!

İlla psikolojiden dem vuracaksanız, takıntılı insanlara doğru tavırlarla onları yollarından vazgeçmesi gerektiğine inandırın dizilerimizle. Zira kadın cinayetlerimiz de çoğu cinayetlerimiz de bu takıntılı sevdalılar sebebiyle gerçekleşiyor bence!

Bu sezon sonunda yayın hayatına veda eden 4 dizinin finalini ve bir dizinin de sezon finalini izledik ailecek. Yorumlamak istedim, gözlemlediğim kadarıyla... Geç kalmış ama zevkle yazacağım bir dizi. Hepsini değilse de, sinir etmeden seyrinde giden dizileri takip etmeyi seviyorum; heyecanlı oluyor; :)

Hayat Şarkısı



Eğer senaryosu ayarlansa idi seneye bile devam edebilecek ama tadında bitirilebildiğine sevindiğim 2 dizi sezonu boyunca oynayan; romantik komedi tadında, entrikası ile güldüren ve güldürürken de aileye bağlılığı tatlı kıvamıyla aşılayan bir dizi idi Hayat Şarkısı. Salı ve Çarşamba günlerimin eğlencesi, 9 Haziran 2017-Salı günü bitti. Bakın entrikası bol ama doğruyu gösteren yanlarının çok olduğunu düşündüğüm dizi buydu. Hem eğlendiren hem romantizme boğan hem de doğruya yönlendiren öğretileriyle dolu bir dizi idi. Hülya'yı doğru yola yönlendirdik, bol entrikası ile epey eğlendikten sonra sonunda...

Kısaca bahsetmek gerekirse; küçüklüğünden beri Kerim'e aşık olan Hülya, büyüdükler sırada ablası ile evlendirilmeye karar verilen Kerim ile evlenmeyi başarır. Kerim evlenene dek sabretse de, düğün sonrası Hülya'yı terk eder. Hülya kendine güvenen bir kızımızdır, Kerim'i kendine aşık etmeye ve bu yoldan vazgeçmemeye söz verir kendisine...

Savaştığı sıralarda; Almanya'ya kocasının yanına gitmesiyle beraber, entrikalarına bir ortak olarak Mahir'i bulur. Finale dek savaştı da zaten. Çok an yaşandı, Hülya'ya hem üzülüp hem de çok güldük. İzleyenlere birçok açıdan hitap ettiğini düşündüğüm bir dizi idi. Oyuncu kadrosu tatlı mı tatlı idi, özellikle anne (Seray Gözler) ve baba (Ahmet Mümtaz Taylan) rollerinde oynayan oyuncular dizinin tadına tat katıyorlardı...

Gelgelelim 2. sezon sonunda final veren Hayat Şarkısının Final bölümü, nihayete kavuşturulan noktalarıyla klasik dizilerimizin finallerinden değildi. Birincisi Mahir'in giderken ağlaması, Hülya'ya aşık olduğuna emin olmamızı sağladı. İkincisi, Hülya'nın seviyorsa da kendini ezdirmemesi kadınlara güzel bir örnek oldu. Üçüncüsü de finalde de belirtildiği üzere, ailesine ve evine bağlı olması gerekenin sadece kadının değil erkeğin de olması gerektiği fikrini en anlamlı şekilde işleyen bir dizi idi Hayat Şarkısı...

Finalinde de kendinden ödün vermeyip hem güldürdü hem ağlattı hem de şaşırttı... Hülya düğün tazelemelerinin sonunda Kerim'e mektup bırakıp kaçtı finalde. Amaç Kerim'e en başta kendisinin ne hissettiğini anlamasını sağlamaktı. Ve başarılı da oldu yine Hülya; Mahir'i Almanya'ya uğurlayıp gecenin ileri saatlerinde eve döndü. Kerim ile Hülya'nın son sahnede konuşmaları da enfesti ki, dizi tarihimize adını altın harflerle yazarak geçti bence... Dediğim gibi, Salı ve Çarşambalarım eksildi ya! Ben özellikle 2.sezonda takip ediyordum ve galiba en güzeli de ikinci sezondu. :) Entrikalarına daha alışmıştım, Hülya'nın kılıktan kılığa girmesini ve Kerim'in aşık ama ne yapacağını bilemez hallerini çok sevdim. Dilerim başlayacak yeni dizilerimize örnek olabilir ve böyle güzel diziler izlemeye devam edebiliriz...


İstanbullu Gelin


Bu sezon başlayıp, ilk sezon finalini yapan İstanbullu Gelin; kadrosu ve hikayesinin gerçek hikayeden alındığının belirtilmesiyle, Bursa'da çekilen bir dizi. Başrollerinde Aslı Enver ve Özcan Deniz'in oynadığı, ama geri kalan kadrodaki isimlerin de başrolleri aratmadığı aşikar. Hikayesi biraz olsun Asmalı Konak'a yakın hissettirdiği için bu kadar sevdik bence. Zira biz ailenin bir arada oturmasına ve aile durumları izlemeye bayılıyoruz. Biz aile birliğini seviyor ve bunlardan örnek alıyor veya yanlışları tartışıyoruz.

Sezon finali bir garip bitse de, her şeyin çözüldüğü gibi bir durum da ortaya çıksa; biliyoruz ki asıl olarak dizi bundan sonra başlayacak. Süreyya'nın bebeğinin düşmesi sonrasında, tam toparlanmışken kocasının ona "haklı sebebi de olsa" çocuğu olan doğum doktorunun eski sevgilisini saklıyor olduğunu öğrenmesi; Fikret'in ayrı anneden bir kardeşlerinin daha olduğunu öğrenmesi; Kötü gelinimiz olan Fikret'in eşinin, sezon finalinde Faruk'u -sevdiği için- karısından ayırma planlarından vazgeçmesi bir tek bölümde oldu...

Şu an bir kez daha farkına vardım ki, biz ne izlemişiz be... Bu dizi tek başına ele alınmalı bence bir gün. Güzel, yer yer üzücü ama bir o kadar da aile dizisi olduğu için izlenmeye değer bulduğumuz bir dizi ailecek...

İçerde



Sezon boyunca bir kez bile izlemediğimiz ama nedense finalini izlediğimiz bir dizi oldu. Dolu dolu bir yorum yapamayacağım. Annem ve babamla beraber benim de fragmanlardan ve magazin programlarından hikayesini bildiğimiz kadarıyla izledik finalini ve en azından mutlu sondu dedik. Ezel'den beri en güzel dizi denildi hep yayın hayatı boyunca; her ne kadar İçerde dizisini izlememiş de olsam, Ezel dizisiyle bir tutulamayacağını düşünüyorum. Senaryosu, kadrosu ve de iki dizinin de işleyişi açısından. Elbette güzel olduğuna inanıyorum ama Ezel de bu dalda başka güzeldi ya... :)

Anne



Anne dizisi biten sezonda başladığı gibi, sezon sonunda da biten bir dizi idi. Sezon finali yapacak diye beklerken birden final yaptı o kısmını anlayabilmiş değilim. Ama film eksikleri kadar fazlalığı da barındırıyordu içinde. Japon dizisinden uyarlama olan dizi aynı isim, aynı senaryo ama bizim dizi kültürümüzde eksik kalan yanları ile hakim olduğunu düşündüğümüz bir dizi oldu bence...

Anne; Geçici olarak öğretmenlik yaptığı kasabada, öğrencilerinden Melek'in şiddete uğradığını gören Zeynep öğretmen, önce öğrencisinin ailesiyle görüşür ve daha sonra istismarın devam etmesine neredeyse ölmek üzere iken Melek'i bulduğunda şahit olur ve onu üvey babasının eziyeti- özannesinin ihmalkarlığından kurtarmasının hikayesini anlatıyordu... 

Yasaların ve toplumumuzun, aile bağlarında böyle konularda yeri gelince daha fazla korumacı olmasını anlayamayışımızı da anlatıyordu film. Ortada bir istismar söz konusu ise, tek kurtuluş yolu anneden babadan ayırmak olması gerektiğini anlatan ve düşündüren bir filmdi. Çocukların her şeyimiz olduğunu unutmamak dileğimle; bir çocuğu sevmek için illa doğum yapmak gerekmediğini ve sadece sevdiğin için de bir çocuğun uğruna çabalarını sonuna kadar harcayabileceğini gösteren Zeynep Öğretmen karakteri için senaristlerine ve oyunculara teşekkürlerimle...

Her ne kadar Anne dizisinde Melek ve Turna isimlerini kullanarak ağlamasıyla tepkileriyle oyunculuğunu en iyi şekilde gözler önüne sürüp bizleri çok üzen Beren Gökyıldız'a, ömrü boyunca güzel bir hayat dilemek içimden geçen bu dizi adına en belirgin yorumum... 



Kara Sevda; 


İki sezondur, Emir karakteriyle bizi kötü karakterlerin sinir ederken de güldürebileceğini ve zaman zaman kötü karaktere bile kızamayacağımızı öğreten bir dizi idi Kara Sevda. Öyle ki, Kemal ve Nihan kavuşmaz iken, birçok bölümünde bu ikili kavuşayım derken Emir Nihan'ına kavuşacak galiba dedirtti başlarda... :) En azından bana öyle bir his geldi zaman zaman...

Emir bu dizi sezonunun en takıntılı sevenlerindendi ve ben en çok da bu takıntılı rollere karşıyım dizi hayatımızda işte. "Karizmatik birini koyunca o role sinir hissiyatında bulunamayacağımızı mı sanıyor acaba senaristler" dedim 2. sezon boyunca. Tamam, Emir karakteri gerçekten karizmatikti ama birisi sizin istemediğiniz her şeyi size dayatıyorsa bir noktada güzel gelebilir belki; o da hastalıklı bir yapıya sahip değilseniz.

Emir herşeyi kendi hesabına uydurabilecek kafada bir takıntılı sevdaya sahipti. Dizide, Kara Sevda olarak Emir'in sevdasını da gösterdiler ama o sevda değil hastalıktı...

Finaline doğru; izleyicinin gönlü olsun diye uğraşılıp Kemal ve Nihan'ı birleştirdiler de, ayırmak için büyük organizasyonlarla beraber finalde Nihan'ı yine Kemal'den ayırdılar; Emir'den de bu sayede kurtarabildiler zaten, Kemal'in ölmesi şartıyla gerçekleşebildi bu durum...

Entrikası ve reytingi bol, bir an gözden düşmeyen 2 sezonluk bir yayın hayatı oldu Kara Sevda'nın. Magazinsel boyutu ile de çok konuşulup ayakta tutulduğu da tarafımca doğrulanabilir. Sette veya yeni bölümlerinde konuşulan bir dizi idi, 2 hafta önce bitip entrikalar dizisinden kurtulabildiğimiz bir final oluverdi...

Dilerim Kara Sevda gibi diziler çok sık gelmez de, biraz da eğlenceli boyuttaki dizilerle karşılaşabiliriz önümüzdeki dizi sezonlarında... Finalinde Kemal Nihan'a şöyle demişti bu arada;

Ne Demiş Mevlana; Can'ı canan'a teslime hazır değilsen "ben aşk'ım" deme kimseye... 

Evet, aşka sahip çıkılması şart; "sevdiğinin de gönlü sende ise." Deyip, buradaki esas noktaya değinip geçiyorum Kara Sevda konusunu da... :)


Cesur Ve Güzel



Tutmayacağını hissettiğim ve her ne kadar tutuldu denilse de, başladığı sezonun sonunda bitmesi ile tutulmadığını gösteren dizidir benim için Cesur ve Güzel. Öyle ki bu dizi bana şunu dedirtti; ne Kıvanç Tatlıtuğ eski Kıvanç Tatlıtuğ idi, ne de Tuğba Büyüküstün'ün eski Tuba Büyüküstün olduğu bir dizi idi. Oyunculuklar fiyasko idi ve cesaretten yana gazetelerin bile yazdığı üzere bir durum yoktu. Kıvanç Tatlıtuğ'un eski oyunculuklarını ve tarihe altın harflerle yazdığı sahnelerinden hiçbirinin olmadığı bir dizi idi.

Hal böyle olunca üzdü efendim; Aşk-ı Memnu ve Asi'deki oyunculukları aramak kötü bir histi çünkü. Güzel güzeldi de, Cesur pek cesur değildi işte... Varsın gerisini de siz hesap edin, ki izleyenler anladı bile beni...

Finaline gelince; yayın hayatı bitti, finali çok muallakta giderken mutlu sona bağlandı ve "en azından finali iyi" dedirttirdi. Uzun uzun anlatabileceğim tek sahnesi ilk bölümündeki Cesur'un Sühan'ı canı yanan atın üstünden düşmekten kurtardığı sahne idi...

Yine de tüm emeği geçenlerin emeklerine sağlık ama başrollerin eksikleri çok anlam teşkil ediyordu bence... Daha iyi dizilerde, iki oyuncuyu da görebilmek dileğiyle...


Yeni sezona bu sezondan sezon finali yapıp devam edecek iki dizimiz var; biri İstanbullu Gelin, diğeri de Yeni Gelin. Önümüzdeki sezon gelinlerden yanayız yani anlayacağınız. =) Yeni sezonda, daha komik ve daha entrikadan uzak romantik diziler izlemek istiyorum; dizi sektöründeki büyüklerimize duyurulur! =) Okuduğunuz için teşekkürlerimle...